Bir Ülkenin Geleceğini İnşa Etmek mi, Geçmişin Enkazında Yaşamak mı?
Bir kurumun görevini yapmasına imkân tanımayıp ardından başarısızlığını gerekçe göstererek varlığını sorgulamak, önce bir saatin mekanizmasını bozup sonra zamanı doğru göstermediği için saati çöpe atmaya benzer.
Anayasa, devletin yetkilerini ve bu yetkilerin sınırlarını belirleyen temel metindir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da egemenliğin millete ait olduğunu ve hiçbir kişi veya kuruluşun anayasal hukuk düzeninin dışına çıkamayacağını hükme bağlar.
Fakat bir anayasanın varlığı ile anayasal ilkelerin günlük hayatta eksiksiz uygulanması farklı meselelerdir.
Bir ülkede mahkemeler bulunabilir; önemli olan insanların adil yargılanmaya güvenebilmesidir.
Denetim kurumları bulunabilir; önemli olan denetimin gerçekten yapılmasıdır.
Meclis bulunabilir; önemli olan farklı görüşlerin tartışılabilmesi ve yürütmenin hesap verebilmesidir.
Kurumların kapısına kilit vurmak için her zaman kapatılmaları gerekmez. Bazen yetkilerini kullanamaz hâle gelmeleri de aynı sonucu doğurabilir.
Bu nedenle anayasal düzenin korunması, yalnızca kurumların tabelalarını muhafaza etmekten ibaret değildir.
O tabelaların arkasındaki ilkelerin yaşatılmasıdır.
DEVLETİN KAPISINDAKİ YENİ ORTAKLAR
Bir devletin gücü, toplumdaki bütün örgütlenmeleri kendisine rakip görmesinde değil, kamu yetkisinin kim tarafından ve hangi kurallarla kullanılacağını açıkça belirleyebilmesindedir.
İnsanlar inançları doğrultusunda topluluklar oluşturabilir, dernekler kurabilir, ekonomik faaliyetlerde bulunabilir. Bunlar demokratik toplumun olağan parçalarıdır.
Sorun, herhangi bir topluluğun kamu yetkisini denetimsiz biçimde kullanmaya başlamasıyla ortaya çıkar.
Bir tarikatın, şirketin, çıkar grubunun ya da suç örgütünün devletin kararlarını hukukun dışında belirleyebildiği bir düzen düşünelim.
Kamu görevlerine liyakat yerine sadakatle atanıldığını, ihalelerin rekabet yerine yakınlıkla dağıtıldığını, hukuki süreçlerin güçlü ilişkiler karşısında etkisiz kaldığını varsayalım.
Böyle bir düzende devletin kapısında iki ayrı sıra oluşur.
Birinde vatandaşlar, diğerinde ayrıcalıklı bağlantıları olanlar bekler.
Birincilere sıra numarası verilir. İkinciler hangi kapıdan gireceklerini zaten bilir.
Devletin yurttaşlarına eşit mesafede durması gerektiği düşüncesi, işte tam da bu nedenle önemlidir.
Çünkü kamu gücü, bir topluluğun özel mülkü değildir.
ÜRETMEYİ UNUTANLAR, AYRIŞTIRMAYI HATIRLAYANLAR
Bir ülkeyi yönetmekle o ülkenin insanlarını birbirine karşı yönetmek aynı şey değildir.
Birincisi ortak bir gelecek kurmayı gerektirir. İkincisi ise insanları birbirlerinden kuşkulandırmayı, farklılıklarını büyütmeyi ve ortak sorunlarını konuşamaz hâle getirmeyi yeterli görebilir.
Üstelik ikincisi, birincisinden çok daha az emek ister.
Bir fabrika kurmak için sermaye, bilgi, teknoloji ve yetişmiş insan gerekir. Toprağı verimli kılmak için yıllarca çalışmak, eğitimi geliştirmek için kuşaklar boyunca sabretmek gerekir.
Oysa toplumu kutuplaştırmak için bazen bir kürsü, birkaç slogan ve yeterince yüksek sesli bir mikrofon yeterlidir.
Fabrikanın bacası tütmese de meydanlarda duman eksik olmaz.
İşsizliğe çözüm üretmek zordur; işsiz insanlara birbirlerini suçlayacak gerekçeler sunmak ise çok daha kolaydır. Gençlerin geleceğini inşa etmek zahmetlidir; onları geçmişin bitmeyen kavgalarına çağırmak içinse birkaç eski defteri karıştırmak yeterlidir.
Böyle bir yönetim anlayışında ülkenin gerçek sorunları, sürekli gündemde tutulan kimlik tartışmalarının arkasında görünmez hâle gelebilir.
İnsanlar geçim sıkıntısını konuşacakken birbirlerinin inançlarını, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini tartışmaya başlar.
Birbirlerine neden kızdıklarını çok iyi bilirler. Fakat neden yoksullaştıklarını konuşmaya sıra gelmez.
Üstelik bu gürültünün bir de sessizliği vardır.
İnsanlar düşüncelerini açıklarken sözcüklerini tartmaya, eleştirilerini yutmaya, yanlış anlaşılmamak için susmaya başladığında toplumun ortak aklı yavaş yavaş daralır.
Sonunda herkes konuşuyor görünür, fakat kimse asıl meseleyi konuşamaz.
Oysa bir ülkenin kalkınması için yalnızca çalışan ellere değil, özgürce düşünen zihinlere de ihtiyacı vardır.
Üretim ve verimlilik meselesi de yalnızca edebî bir benzetme değil. OECD'nin 2025 Türkiye incelemesi, sürdürülebilir büyüme için yenilikçiliğin, nitelikli iş gücünün ve verimliliğin geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Bir yönetimin başarısını yalnızca kaç yol yaptığıyla, kaç bina yükselttiğiyle ya da meydanlarda kaç kişiyi topladığıyla değerlendirmek bu yüzden eksik kalır. Asıl sorulardan biri, insanların birlikte çalışabileceği, üretebileceği ve birbirine güvenebileceği bir ortam oluşturup oluşturmadığıdır.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan, insanlarının aynı düşüncede olması değil; farklı düşünmelerine rağmen aynı geleceği birlikte inşa edebilmesidir.
GEÇMEDİĞİMİZ KÖPRÜNÜN ÜCRETİ
Bir ülkenin yol, köprü, hastane ve altyapı yatırımlarına ihtiyacı vardır. Bu yatırımların kamu bütçesiyle, özel sektörle veya farklı finansman modelleriyle gerçekleştirilmesi mümkündür.
Yap-işlet-devret modeli de bunlardan biridir.
Fakat herhangi bir finansman modelinin başarısını yalnızca ortaya çıkan yapının büyüklüğüyle değerlendirmek yeterli değildir.
O yapının topluma toplam maliyeti nedir? Üstlenilen garantiler hangi koşullarda devreye girmektedir? Kamu ile özel sektör arasındaki risk nasıl paylaşılmaktadır? Sözleşmeler ne kadar şeffaftır?
Bunlar cevaplanması gereken sorulardır.
Bir köprüye baktığımızda yalnızca üzerinden geçen araçları değil, sözleşmenin altında kimin imzası, bütçenin üzerinde kimin yükü bulunduğunu da görmeliyiz.
Hizmet almadığı hâlde vergi gelirleri üzerinden bir yatırımın garanti ödemelerine katkıda bulunan vatandaş açısından mesele daha da önem kazanır.
Elbette her kamu-özel iş birliği projesi aynı değildir. Ancak maliyet ve riskler açıkça tartışılmadığında büyük yatırımların toplumsal yararını değerlendirmek de güçleşir.
Bir köprünün uzunluğunu metreyle ölçebiliriz.
Fakat kamu yararını ölçmek için cetvelden biraz daha fazlasına ihtiyacımız vardır.
GELECEĞİN TEMELİNİ KİM ATACAK?
Bütün bu meseleler dönüp dolaşıp aynı soruya bağlanıyor: Bir ülke, kendi geleceğini hangi ilkeler üzerine kuracak?
Her siyasi değişimde yeniden yazılan kurallarla mı? Kurumlara duyulan güvenle mi? Yoksa kişilere ve geçici güç ilişkilerine bağlı bir düzenle mi?
Geleceği inşa edecek gençlerin önüne yalnızca geçmişin başarılarını koymak yeterli değildir. Geçmişin yanlışlarını da açıkça konuşabilmeleri gerekir.
Cumhuriyetin kuruluşunu anlamak, onun tarihini ezberlemekten ibaret olamaz. Bağımsızlık, yurttaşlık, bilim, eğitim ve hukuk gibi kavramların bugünkü karşılıklarını da sorgulamayı gerektirir.
Bir ülkenin temellerini korumak, o ülkeyi değişime kapatmak anlamına gelmez.
Tam tersine, sağlam temellerin amacı, gelecek kuşakların üzerine daha iyi bir yapı kurabilmesidir.
Bugünün gençlerine bırakılacak miras yalnızca köprüler, yollar, binalar ve fabrikalar olmayacak.
Nasıl işleyen bir hukuk düzeni, nasıl bir eğitim sistemi, nasıl bir kamu yönetimi ve birbirine ne ölçüde güvenen bir toplum bıraktığımız da o mirasın parçası olacak.
Bir gün bizden sonraki kuşaklar bu ülkenin geçmişine baktığında, yalnızca ne kadar çok bina yaptığımızı değil, o binaların içinde nasıl bir hayat kurulabildiğini de soracak.
Çünkü bir ülkenin temelleri betonla değil, yurttaşlarının ortak geleceğe duyduğu güvenle ayakta kalır.