Bağımlılığın tarihi, hafızanın kaybı ve yeniden ayağa kalkmanın yolu
HAFIZASINI KAYBEDEN TOPLUM,
BAŞKASININ HİKAYESİNE İNANIR
Bağımlılık yalnızca ekonomik göstergelerde ortaya çıkmaz. İnsanların kendilerini nasıl gördüklerinde, neyi mümkün saydıklarında ve hangi sorunları değiştirebileceklerine inandıklarında da kendini gösterir.
Kendi üreticisine güvenmeyen, bilim insanının değerini bilmeyen, emeğini küçümseyip dışarıdan gelen her modeli sorgulamadan benimseyen bir toplum zamanla kendi imkânlarına yabancılaşır.
Bu yabancılaşma her zaman açık bir baskıyla gerçekleşmez. Bazen gündelik hayatın telaşı, tüketim kültürü, bitmeyen siyasi kavgalar ve yapay gündemler aracılığıyla ilerler. İnsanlar geçim derdine düşer; düşünmeye, araştırmaya ve geçmişle gelecek arasında bağ kurmaya daha az zaman ayırır. Sonunda yaşanan sorunların nedenlerini tartışmak yerine yalnızca sonuçlarıyla uğraşmaya başlarlar.
Yoksulluğun nedenini değil, o ay alınacak yardımı; eğitimin niteliğini değil, sınavın sonucunu; üretim kapasitesini değil, tüketilecek malın fiyatını konuşur hâle geliriz.
Bunları söylerken geçim sıkıntısı yaşayan insanları suçlamıyorum. Hayatını sürdürmek için mücadele eden birinden sürekli tarih okumasını, siyaset çözümlemesi yapmasını beklemek gerçekçi değildir.
Asıl sorumluluk, yurttaşların hayatını bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürmeyen bir düzen kurabilmektir. Çünkü insanın karnı açken düşünme imkânı daralır; geleceğinden umudunu kestiğinde değişime duyduğu inanç da zayıflar.
Hafızasını kaybeden toplum yalnızca geçmişini unutmaz; geleceğini başkalarının tarif etmesine de açık hâle gelir.
İNANÇ NE ZAMAN İKTİDARIN ARACINA DÖNÜŞÜR?
Toplumsal çözülmenin en hassas alanlarından biri de dinin siyasetle kurduğu ilişkidir.
İnanç, milyonlarca insan için ahlakın, vicdanın, dayanışmanın ve hayatı anlamlandırmanın önemli bir parçasıdır. Sorun inançta değil; onun siyasi güç elde etmenin, ekonomik çıkar sağlamanın veya toplumu sorgulamayan kitlelere dönüştürmenin aracı hâline getirilmesindedir.
Din adına konuştuğunu ileri süren hiçbir kişi ya da yapı eleştiriden muaf tutulamaz. Hiçbir makam, kutsal söylem veya tarihsel özlem hukukun üzerinde değildir.
İnsanları biate çağıran, soru sormayı saygısızlık, eleştiriyi düşmanlık sayan anlayış; dini vicdanın alanından çıkarıp güç ilişkilerinin parçasına dönüştürür. İnanç üzerinden kurulan ekonomik ve siyasi ağlar denetlenmediğinde ise manevi bağlılık, maddi çıkarların korunmasına hizmet edebilir.
Burada amaç insanları inançları üzerinden karşı karşıya getirmek değil, inancın istismar edilmesini önleyecek ortak ilkeleri savunmaktır.
Laiklik, inananın da inanmayanın da vicdan özgürlüğünü koruyan bir güvencedir. Devletin herhangi bir inanç veya dinî otorite karşısında ayrıcalıklı bir taraf hâline gelmesini önler; bireyin inancını baskı altında kalmadan yaşamasının koşullarını güçlendirir.
Cumhuriyet’in temel iddiası da yurttaşı bir kişinin, zümrenin ya da dinî otoritenin tebaası olmaktan çıkarıp hak sahibi bir birey olarak tanımlamaktır. Bu nedenle laikliği din düşmanlığı olarak sunmak da dini siyasi iktidarın değişmez dayanağı hâline getirmek de özgürlük alanını daraltır.
Osmanlı tarihiyle ilgilenmek başka, geçmişteki bir yönetim biçimini bugünün bütün sorunlarına çözüm olarak sunmak başkadır. Tarih, özlem duyduğumuz dönemleri seçip diğer gerçekleri görmezden geleceğimiz bir vitrin değildir. Ondan ders çıkarmak, başarıların yanında başarısızlıkları ve bedelleri de görebilmeyi gerektirir.
Cumhuriyet’in karşısına sürekli bir geçmiş özlemi koymak yerine şu soruyu sormalıyız:
Nasıl daha adil, daha özgür, daha üretken ve daha bağımsız yaşayabiliriz?