Bizim kuşak biraz başka… Yetmişlere merdiven dayayan veya biraz merdivenden yukarı çıkmış, siyah önlüklerin üzerine bembeyaz yakalar takıp gri okul sıralarında büyüyen bizler; hayatı önce evimizin bahçesinde sonra mahallemizin sokaklarında öğrendik.

Değerlerimiz vardı. Arkadaşlarımız, komşularımız, komşu teyzelerimiz ve amcalarımız… Birinin kapısı çalındığında yalnızca o evin değil, bütün mahallenin haberi olurdu. Ninelerimizin anlattığı masallarla uykuya dalar; fırınlı sobalardan yayılan ekmek ve çörek kokularıyla uyanırdık. Kitaplarımızı defterlerimizi gazete ile kaplamanın mutlaka keyfini yaşardık

Henüz bozulmamış buğday tanelerinden yapılan çöreklerin tadı, çocukluğumuzun en güzel hatıralarından biri olarak kaldı.

Ramazan akşamlarında bir sofranın etrafında toplanırdık. İftar vaktini beklerken gözümüz saatte, kulağımız ezandaydı. Oruç, sofraya konan sıcak çorbayla açılır; üzerine serpilen nanenin ve eklenen tereyağının kokusu içimize işlerdi. Belki de o çorbanın tadını unutulmaz yapan yalnızca malzemesi değil, aynı sofraya oturan insanların birbirine duyduğu yakınlıktı. Oruç, ibadet hiçbir zaman ayrılma, çatışma, bölünme aracı değil, tam tersine birleşmenin, buluşmanın, doğruluğun, dürüstlüğün felsefesini, ahlakın felsefesini oluştururdu

Bağlardan sepetlerle gelen elmaların kokusunu duyar, tadını alırdık .Bazen bir elmayı böler, içinden çıkan kurdu görünce onu usulca temizler ve yemeye devam ederdik. “Her ağacın kurdu özünden olur,” derlerdi. O günlerden aklımda kalan, yalnızca elmanın tadı değil; doğaya karşı duyduğumuz sabır ve hayatın kusuruyla birlikte kabul edilebileceğini öğreten o sade bakış.

Dizlerimizde yaralar, ellerimizde çatlaklar eksik olmazdı. Sokak lambaları yanana, annelerimiz pencereden seslenene yerler mühürlenene kadar oyuna doyamazdık. Sürekli bir şeyler icat eder, kartonlardan evler, taşlardan kaleler kurardık çamurdan şekiller yapardık.

Çocukluğumuzun oyuncakları çoğu zaman hayal gücümüzdü. Gecenin bir vakti ateşler içinde uyandığımızda, ağzımızı musluğa dayanıp kana kana sular içer, acıyan yerimizi, annemiz öpünce geçerdi. Şimdi dönüp bakınca, o anlar bile içimizi gülümsetiyor; çünkü çocukluğumuzun en küçük ayrıntısı bile belleğimizde capcanlı.

Barış Manço’nun, Cem Karaca’nın anlamlı şarkılarıyla büyüdük. Yurttan Sesler’in türkülerini dinledik; öğle aralarında radyodan yükselen klasik müzikle ruhumuzu ve zihnimizi besledik. Kütüphanelere üye olur, her hafta kitap okumayı kendimize görev bilirdik. Emile Zola’yı, Orhan Kemal’i tanırken başka hayatların içine girer; Kemalettin Tuğcu ile içimiz parçalanır, merhameti öğrenirdik, okuduklarımızla dünyamızı genişletirdik. Divan edebiyatından Orhun Yazıtları’na, beyitlerden kasidelere, aruz vezninden halk şiirine, astronomiden sosyolojiye, felsefeye geniş bir kültür mirasının içinde yetiştik.

Evimize her gün bir ya da iki gazete girerdi. Gazetenin mürekkep kokusu, sabahın sessizliğine karışırdı. Hayat mecmuasının sayfalarını çevirdikçe dünyayı dolaşır, görmediğimiz yerleri hayal ederdik. Bilgimizi yarıştırır, farklı düşünceleri savunurduk. Tartışırdık elbette; ama çoğu zaman amaç birbirimizi susturmak değil, düşüncemizi anlatmak ve karşı tarafı anlamaktı. Münazara kültürünü, sözün ve dinlemenin değerini bilirdik.

Okulda zorlandığımızda, sınıfta kaldığımızda veya karnemizde zayıf olduğunda, ikmale kaldığımızda hemen “sorunlu çocuk” damgası yemezdik. Yaz tatillerinde ders çalışır, tatil yapmazdık

Hayatın sorumluluğunu alır, ilkokulda okul kooperatifini yönetirdik, emek vermenin karşılığı öğretilirdi. Çünkü başarı, yalnızca notlardan ibaret değildi; sabrın, çalışmanın ve yeniden denemenin de bir karşılığı vardı.

Biz; ülke sevgisini, vatan sevgisini, emeğin değerini bilen bir kuşaktık. Yeşilçam filmlerinin romantizmiyle aşkı ve sevdayı derin yaşadık. Bir bakışın, bir mektubun, kavuşmayı beklemenin kıymetini bildik. 27 Mayıs’ta çocuktuk; 12 Mart’ta gençliğe adım atıyor, 12 Eylül’de delikanlılığa erişiyorduk. Değişen zamanların içinden geçerken cumhuriyeti öğretmenlerimizden, kitaplarımızdan ve birbirimizden öğrendik.

Bugün hâlâ hayatı sorguluyor, ona değer katmanın peşinden koşuyorsak; üretiyor, okuyor, yazıyor, çiziyor ve köşemize çekilip susmuyorsak… Dünyayı gezip görmeye çalışıyor, haksızlık karşısında duyarlılığımızı koruyor ve geleceğe umutla bakabiliyorsak, bunda çocukluğumuzdan beri içimizde taşıdığımız kültürün payı büyük

Güneşle uyanıp yürüyüşe çıkıyor, gün batımında gökyüzünün renklerine dalıp romantikleşebiliyorsak; kitap kulüplerine katılıyor, okuma alışkanlığımızı sürdürüyor, çalışmaktan ve öğrenmekten vazgeçmiyorsak… Yanlışın karşısında duruyor, hayatı güzelleştirmek için elimizden geleni yapıyorsak, bunların hepsi bir zamanlar bize öğretilen değerlerin bugüne uzanan izleridir.

Belki şimdi saçlarımıza ak düştü, adımlarımız biraz yavaşladı. Ama içimizde hâlâ sokaklarda koşturan o çocuk, gazete kokusunu içine çeken o genç, bir kitabın sayfalarında dünyayı arayan o meraklı insan yaşıyor. Ve güneşin sofralarını kurabiliyor, bir türküyü hep birlikte söylemeyi, yeni bir şey öğrenmeyi seviyor milli bayramlarda gözleriniz doluyorsa belleğimizdeki kültür kodlarındandır.

Çünkü biz, kökleri derinde olan bir kuşağız. Hatıralarımızdan aldığımız güçle bugüne tutunuyor, yarına umut taşıyoruz. Bizi bugüne getiren; yalnızca yaşadığımız yıllar değil, o yıllarda içimize işleyen kültür, emek, dayanışma ve sevgidir.

Ve bütün bunlar, aldığımız Anadolu’nun o kadim öğretileri ve cumhuriyet değerleri yüreğimizdeki naif aşk ve devrimci geleneğimizdendir.

Gidenler hayata iz bırakmış, kalanlarla yola devam diyoruz.