Bağımlılığın tarihi, hafızanın kaybı ve yeniden ayağa kalkmanın yolu

İNSANLARI İKNA ETMEK

İSTEYEN SİYASET, ÖNCE ONLARI

DİNLEMEYİ ÖĞRENMELİDİR

Liderlik yalnızca kalabalıkları peşinden sürüklemek değildir. Gerektiğinde kendi kitlesine de gerçeği söyleyebilmek, vaatleri ölçülebilir hedeflere dönüştürmek, eleştiriye açık olmak ve hukuku kendi çıkarının üzerinde tutabilmektir.

Korkunun yerine güveni, sloganın yerine somut çözümü, kişiye bağlılığın yerine kurumsal güvenceyi koymadan kalıcı bir toplumsal dönüşüm beklemek zordur.
MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KUDRET YENİDEN NASIL ORTAYA ÇIKACAK?

Bu ülke, en zor dönemlerinde ayağa kalkmayı başardı. Millî Mücadele, bağımsızlığın mümkün olduğuna inanan insanların ortak iradesiydi. Cumhuriyet’in kuruluşu da ağır bir yıkımın ardından yeni bir siyasi ve toplumsal düzen kurma iddiası taşıyordu.

Bu tarihsel mirası bugün anlamlı kılacak olan, geçmişin kahramanlıklarını tekrar etmek değil, onların taşıdığı sorumluluk duygusunu bugünün sorunlarına uygulamaktır. Bağımsızlık, yalnızca geçmişte kazanılmış bir hak değil; her kuşağın yeniden üretmek zorunda olduğu bir kapasitedir.

Bugün yapılması gereken, toplumu yeni düşmanlar etrafında toplamak değil, ortak sorunlar karşısında bir araya getirmektir. Din, mezhep, köken ve siyasi görüş farklılıklarını ortadan kaldırmak ne mümkündür ne de gereklidir. Asıl mesele, bu farklılıkların kimsenin haklarını elinden almak için kullanılmadığı bir düzen kurabilmektir.

Üretim olmadan ekonomik bağımsızlık, hukuk olmadan adalet, özgür düşünce olmadan bilim, laikliğin güvencesi olmadan inanç özgürlüğü ve dayanışma olmadan toplumsal direnç kalıcı hâle gelemez.

Türkiye’nin ihtiyacı, geçmişe duyulan özlemin ya da geleceğe ilişkin korkuların siyaseti belirlemesi değil; yurttaşların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabildiği bir Cumhuriyet anlayışının güçlenmesidir.

Millî ve üniter devlet fikri de ancak ortak yurttaşlık, eşit haklar, hukukun üstünlüğü ve demokratik katılımla birlikte yaşatıldığında toplumu bir arada tutan bir güç olabilir.

Ve şimdi yeniden o soruya dönelim:

DAMARLARIMIZDAKİ ASİL KAN NEREYE ÇEKİLDİ?

Belki de hiçbir yere…

Belki onu görünmez kılan, yıllar içinde biriken güvensizlik, geçim kaygısı, sorgulama alışkanlığının zayıflaması ve birbirimize karşı ördüğümüz duvarlardır. Kendi gücümüzü yeniden fark etmek için önce bu duvarların neden örüldüğünü anlamamız gerekiyor.

Muhtaç olduğumuz kudret, birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemekte değil; aklımızı özgürleştirmekte, emeğimize değer vermekte, hafızamızı korumakta ve ortak geleceğimiz için sorumluluk almaktadır.

Reçete ne yalnızca dışarıdadır ne de dünyadan bağımsız biçimde içeride hazırlanabilir. İhtiyacımız olan, insanlığın birikiminden yararlanırken kendi aklımızla karar verebilme yeteneğidir. Toprağımızda, emeğimizde, bilimimizde, kurumlarımızda ve birbirimize duyduğumuz güvende…

Atatürk’ün işaret ettiği kudret, biyolojik bir üstünlük değil; bağımsızlık iradesi, öğrenme yeteneği ve ortak sorumluluk bilincidir.

O kudreti yeniden görünür kılmanın yolu, birilerini düşman ilan etmekten değil, yurttaşları özgürleştirmekten geçiyor.

Çünkü bir ülkenin gerçek bağımsızlığı, insanlarının korkmadan düşünebildiği, başını eğmeden yaşayabildiği ve geleceğini kendi iradesiyle kurabildiği gün başlar.