Bağımlılığın tarihi, hafızanın kaybı ve yeniden ayağa kalkmanın yolu

YOKSULLUĞUN SADAKAYA,

YURTTAŞLIĞIN MİNNETE DÖNÜŞMESİ

Bağımlılığın bir başka biçimi de yoksulluğun nasıl yönetildiğinde ortaya çıkar.

Sosyal yardım, çağdaş devletin yurttaşlarına karşı sorumluluklarından biridir. Zor zamanlarda insanların desteklenmesi, dayanışmanın ve sosyal adaletin gereğidir. Ancak bu desteğin bir hak olmaktan çıkarılıp siyasi bir lütuf gibi sunulması, yurttaş ile iktidar arasındaki ilişkiyi zedeler.

Bir insan aldığı yardımı kaybetme korkusuyla düşüncesini açıklayamıyorsa; oyunu, tercihini veya itirazını geçim kaygısıyla şekillendirmek zorunda hissediyorsa burada yalnızca ekonomik değil, insan onurunu ve siyasi özgürlüğü ilgilendiren bir sorun vardır.

Sosyal devletin görevi, insanları yardıma sürekli muhtaç bırakmak değil, yoksulluktan çıkabilecekleri koşulları oluşturmaktır. Bunun yolu nitelikli eğitimden, güvenceli istihdamdan, üretimden, adil vergilendirmeden ve erişilebilir kamu hizmetlerinden geçer.

Yurttaşlık, minnet ilişkisi değildir. Hak sahibi olmak, birilerine borçlu hissetmek anlamına gelmez.

Aynı durum kimlik siyasetiyle beslenen korkular için de geçerlidir. “Biz gidersek din elden gider”, “haklarınız elinizden alınır” ya da “öteki taraf kazanırsa hayatınız altüst olur” türünden söylemler somut kanıtlarla tartışılmak yerine sürekli tekrarlanıyorsa toplumun karar verme özgürlüğü daralır.

Bu korkuları aşmanın yolu karşıt korkular üretmek değil; herkesin haklarının kim iktidarda olursa olsun korunacağını göstermek, hukuki güvenceleri güçlendirmek ve eşit yurttaşlığı savunmaktır.

Bir korkuyu başka bir korkuyla yenemezsiniz. Ancak güvenle aşabilirsiniz.

İLK KOPARILMASI GEREKEN ZİNCİR: BİAT

Bu bağımlılık zincirleri nasıl kırılacak?

İlk adım, insanın kendi aklına yeniden güvenmesidir. Ailede, okulda, iş yerinde, siyasi partide veya dinî toplulukta hiçbir söz, sırf bir otorite tarafından söylendiği için doğru kabul edilmemelidir. Soru sormak düşmanlık, eleştirmek ihanet, farklı düşünmek ahlaksızlık değildir.

İkinci adım, üretim kapasitesini güçlendirmektir. Tarımda, sanayide, enerjide, teknolojide ve bilimde kendi imkânlarımızı geliştirmek; yalnızca yerli ürün kullanmakla sınırlı değildir. Verimliliği artırmak, nitelikli insan yetiştirmek, araştırma yapmak, katma değer üretmek ve dış dünyayla eşit koşullarda işbirliği kurabilmek gerekir.

Tam bağımsızlık, dünyadan kopmak değil; dünyayla ilişki kurarken kendi kararlarını verebilecek güce sahip olmaktır.

Üçüncü adım, eğitimi ezberin ve itaati ödüllendiren anlayışın dışına çıkarmaktır. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Köy Enstitüleri deneyimi; üretimle eğitimi, sanatla bilimi ve düşünceyle emeği buluşturma çabası bakımından bugün de üzerinde düşünülmeye değer bir mirastır. Amaç o deneyimi geçmişin koşullarını göz ardı ederek aynen tekrarlamak değil, sorgulayan, üreten ve sorumluluk alan insan yetiştirme iddiasını çağdaş eğitimle buluşturmaktır.

TOPLUMSAL DAYANIŞMAYI KURUMSALLAŞTIRMAK

Dördüncü adım, toplumsal dayanışmayı kurumsallaştırmaktır. Kooperatifler, meslek örgütleri, sendikalar, bağımsız sivil toplum kuruluşları ve yerel dayanışma ağları; insanların yalnızlıklarını aşmalarına, ortak sorunlarına birlikte çözüm üretmelerine yardımcı olabilir. Toplumun gücü yalnızca seçim dönemlerinde ortaya çıkan kalabalıklardan değil, gündelik hayatta kurduğu kalıcı dayanışma ilişkilerinden doğar.

Bütün bunların üzerinde yükselmesi gereken temel ise hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve liyakattir. Kamu kaynaklarının kullanımının denetlenebildiği, yargıya güvenin korunduğu ve eleştiri hakkının güvence altında olduğu bir düzende insanların devlete ve birbirlerine güvenmesi kolaylaşır.

Zihniyet dönüşümü, yalnızca insanlardan düşüncelerini değiştirmelerini isteyerek gerçekleşmez. Doğru düşünmenin, dürüst davranmanın ve üretmenin karşılığını bulduğu kurumlar da kurmak gerekir.
MUHALEFET NEDEN GÜVEN ÜRETEMİYOR?

Burada yalnızca iktidara değil, muhalefete ve sivil topluma da sorumluluk düşüyor.

Ekonomik sıkıntıları sıralamak, hukuktaki sorunları göstermek ve yanlış politikaları eleştirmek önemlidir. Ancak sorunları teşhis etmek, çözümün inandırıcı olduğunu tek başına kanıtlamaz.

Yurttaş, kendisine yalnızca neyin yanlış olduğunu anlatan değil, değişimin ardından hayatında neyin farklılaşacağını da açıklayan bir siyaset görmek ister.

Bu nedenle muhalefetin ekonomik ve hukuki vaatlerini ölçülebilir hedeflere dönüştürmesi gerekir. Ücretlerin, istihdamın, eğitim kalitesinin ve temel kamu hizmetlerinin nasıl iyileştirileceği; bu hedeflere hangi kaynaklarla ulaşılacağı; kamu harcamalarının nasıl denetleneceği açıkça anlatılmalıdır. Verilen sözlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini yurttaşın izleyebileceği bir hesap verme düzeni kurulmalıdır.

Bir diğer sorumluluk, kimlik ve inanç üzerinden kurulan korkulara yalnızca tepki vermekle yetinmemektir. Herkesin inancını özgürce yaşayacağına, temel haklarının korunacağına, hukukun siyasi kimliğe göre değişmeyeceğine ilişkin açık ve tutarlı güvenceler sunulmalıdır.

Laikliği savunmak, inançlı yurttaşları karşıya almak değildir. Cumhuriyet’i savunmak, geçmişin bütün uygulamalarını eleştiriden muaf tutmak değildir. Millî bağımsızlığı savunmak da dünyayla iş birliğini reddetmek anlamına gelmez.

Bunlar doğru anlatıldığında, birbirine karşıt gibi gösterilen değerler arasında yeniden bağ kurulabilir.

Siyasetin dili de bu nedenle önemlidir. İnsanlara sürekli cahil olduklarını, kandırıldıklarını veya yanlış tarafta durduklarını söylemek, onları düşünmeye davet etmekten çok savunmaya iter. Bir insanın siyasi tercihini yalnızca cehaletle açıklamak, onun hayat tecrübesini, kaygılarını ve aidiyetlerini anlamayı da engeller.