Bağımlılığın tarihi, hafızanın kaybı ve yeniden ayağa kalkmanın yolu

Bir toplumun bağımsızlığını kaybetmesi yalnızca ekonomik veya siyasi kararlarla başlamaz; kendi gücüne duyduğu inancı kaybetmesiyle derinleşir.

*

“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, zor zamanlarda hatırlanacak bir teselli cümlesinden ibaret değildir. Bir millete kendi gücünü, iradesini ve sorumluluğunu hatırlatan bir çağrıdır.

Öyleyse bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Madem o kudret damarlarımızda, neden kendi sorunlarımızı çözmek için hâlâ başkalarının reçetelerine ihtiyaç duyuyoruz? Neden üretmek yerine tüketiyor, sorgulamak yerine kabulleniyor, geleceğimizi kurmak yerine geçmişin tartışmaları arasında tükeniyoruz?

O kudret kaybolmadı. Fakat onu harekete geçirecek özgüveni, ortak hafızayı ve bağımsız düşünme iradesini ne ölçüde koruyabildiğimiz tartışmalıdır.

Çünkü toplumlar yalnızca savaş meydanlarında yenilmez. Bazen kendi ayakları üzerinde durabileceklerine ilişkin inançlarını yavaş yavaş kaybederek de yenilirler.

BAĞIMLILIK BİR GÜNDE BAŞLAMADI

Türkiye’nin bugünkü sorunlarını anlayabilmek için yakın tarihimizin bazı kırılma noktalarına yeniden bakmak gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya, iki büyük güç merkezinin şekillendirdiği yeni bir düzene girdi. Türkiye de 1947’de Truman Doktrini kapsamında ABD’den askerî ve ekonomik yardım almaya başladı. Marshall Planı çerçevesindeki ekonomik iş birliği ise 1948’de yeni bir aşamaya geçti. Bu süreç, Türkiye’nin Batı’yla siyasi, askerî ve ekonomik ilişkilerini derinleştirdi.

(Truman Doktrini ve Türkiye’ye yapılan yardımın kapsamı için Atatürk Ansiklopedisi, Marshall Planı’nın tarihsel çerçevesi için ABD Ulusal Arşivleri.)

Bu tercihler, dönemin güvenlik kaygıları ve uluslararası koşulları içinde şekillendi. Dolayısıyla Türkiye’nin dış yardım almasını tek başına bağımlılığın başlangıcı saymak, tarihi gereğinden fazla basitleştirmek olur.

Asıl mesele, dışarıdan alınan desteğin ülkenin üretim kapasitesini, ekonomik tercihlerini ve bağımsız karar alma gücünü nasıl etkilediğidir.

Bir ülke dışarıdan yardım alabilir, teknoloji transferi yapabilir, uluslararası işbirlikleri kurabilir. Bunların hiçbiri tek başına bağımsızlıktan vazgeçmek anlamına gelmez. Nitekim kalkınma, dünyaya kapanarak değil, dünyanın birikiminden yararlanarak da gerçekleşebilir.

Tehlike, dışarıdan alınan desteğin içeride kendi gücümüzü geliştirme iradesinin yerini almasıyla başlar.

Borç, kalkınmanın aracı olmaktan çıkıp süreklilik kazanan bir bağımlılığa dönüşürse; dış kaynaklar yerli kapasiteyi geliştirmek yerine onu zayıflatırsa sorun ekonomik sınırları aşar, siyasi ve toplumsal bir nitelik kazanır.

Bir dönem “küçük Amerika” olma hayalleri ve her mahallede bir milyoner yaratma söylemiyle şekillenen kalkınma anlayışı, zaman içinde tüketim ve refah beklentilerini de etkiledi. Sonraki yılların özelleştirme politikaları, borçlanma tercihleri ve üretim yapısındaki değişimler de bu tartışmanın farklı halkalarını oluşturdu.

Elbette bugünkü sorunları tek bir anlaşmaya, tek bir döneme ya da tek bir siyasi tercihe bağlayamayız. Fakat geçmişte alınan kararların sonuçlarını sorgulamadan geleceği de kuramayız.

Bağımsızlık, yalnızca bayrağın gönderde dalgalanması değil; o bayrağın temsil ettiği ülkenin kendi geleceği hakkında karar verebilme gücüdür.

(SÜRECEK)