İktidar sahipleri, tıpkı yaşlı ağaçların gövdesine kazınmış isimler gibi, kalıcılıklarıyla övünmeyi severler. Oysa Boğaz’ın sularında özgürce süzülen martılar misali mertçe yaşamak herkesin kanatlarında taşıdığı bir erdemken; ömür saatinde çok sayfa çevirmek veya muktedirlerin koltuğunda mevsimler boyu oturmak hiç kimsenin elinde değildir. Seneca’nın felsefi bilgeliğinden süzülen bu yalın hakikat, Anadolu toprağının kadim hafızasıyla buluştuğunda bize tek bir şeyi fısıldar:
Mevsimler geçer, güç dağılır.
Ne var ki şimdilerde gri bulutların ardına saklanmış bir güneş gibi, hukuk ile siyasetin ayrımını göremeyecek kadar koyu bir sis perdesinin ardında yaşıyoruz. Bu bulanık suda yüzerken; beğenmediğimiz her düşünceye dikenli sözler fırlatıyor, yapay bir zırh kuşanarak mertliğimizi ispatlama telaşına düşüyoruz. Hakareti kılıçların en keskini sananlar yanılıyor. Hâlbuki mertlik türküsünü dilinden düşürmeyenlerin, önce kendi yüreklerinde o ezgiyi taşıması gerekmez mi?
Güz yaprağı gibi geçici olan iktidar gücü, dağ başındaki sis gibidir; bir an gelir ve tamamen dağılır. Hakaretleri çürük bir merdiven yapıp üstüne basarak yükseleceğini sanan ucuz kahramanlar, karanlık sokaklarda geçici bir fener gibi parlasa da bu şöhret aldatıcıdır. Bugün sövdüğüne yarın sarılmak, rüzgârın önünde savrulan yaprak misali ilkesizce dans etmektir. Bunu siyaset zannetmek ise toprağa sessizce yayılan ve kökleri derinlere uzanan amansız bir hastalığa göz yummaktır.
Karşıt mevsimleri aynı gün yaşayan çelişkili insanların yön verdiği bir toplumda yaşamak, akıntılı bir nehirde tersine kürek çekmeye benzer. Böyle bir ülkenin yurttaşı olmak, belki de en dik yamaçlara tırmanırken nefessiz kalan bir dağcının mücadelesidir. Ancak unutmamak gerekir ki; en güzel çiçekler, çoğu zaman en çetin kayalıkların arasından boy verir...
Bugün muktedir söylemlerin gölgesinde; sürekli suni bir başarının, kurgusal bir coşkunun ve illüzyondan ibaret bir baharın ortasındayız. Sanırsınız ki memleketçe kesintisiz bir "çiçek mevsimindeyiz." Bu zoraki iyimserlikle inşa edilen baharın plastik çiçeklerini sularken, hakikatin üzerini örten suçlular sanki bizmişiz gibi hissettiriliyor. O yapay çiçekleri kokladıkça, makyajın altındaki çürümenin keskin kokusu genzimizi yakıyor; kurumaya yüz tutan dallara aşılanan yabancı türleri çaresizce izliyoruz. Üstelik bizden, burnumuzun direğini kıran bu nahoş kokuya şükretmemiz bekleniyor.
Öte yanda, kendi istikballerinin ve elde edecekleri büyük kazançların büyüsüne kapılmış bir çoğunluk var. Amansız bir yüceltme hırsıyla her şeyi idealleştirmeye soyunmuş bu kalabalık; içindeki o tekinsiz, depresif boşluğun etrafına çelikten ağlar örerek kendi sahte kutsallarını yaratıyor. Derinde yatan çürümeyi gizlemek adına, karanlık boşlukların üzerine ışıltılı sahte simgeler dokuyor; var olmayanı varmış gibi sunan görkemli bir alegorinin mimarlığına soyunuyorlar. Hiç var olmamış bir hakikatin hayaletine yüce anlamlar atfederek bu yapay baharı ayakta tutmaya çalışıyorlar.
Peki, biz nasıl bir tepki verebiliriz?
Bağırmadan, slogan atmadan, sadece hissizleşerek ve bize vaat edilen bu kurgusal dünyayı reddederek, o çamurlu su kanalında boğulmadan var olmaya çalışıyoruz. Artık her şeye eskisi gibi gülümseyemiyor, sadece öylece bakıyoruz. Onlar ise sergilediğimiz bu mesafeli kayıtsızlığı bir teslimiyet sanarak, kurdukları sistemin meşruiyetini kabullendiğimizi umuyorlar.
Oysa yanılıyorlar. Dışımızda imal edilen bu yapay neşeye ve kurgusal göstergelere karşı içimizde büyüyen şey, kırılgan bir sessizlik değil; köklü ve sessiz bir reddiyedir.
Çünkü kötülüğün o ışıltılı cazibesinin altı kazındığında, trajik bir paradoks ifşa olur: Kötülük dışarıdan ne kadar görkemli, muktedir ve güçlü görünürse görünsün; özünde saf bir hiçlikten, anlamsızlıktan ve parazit gibi yaşamı tüketen derin bir boşluktan ibarettir. Ve hiçbir yapay bahar, o boşluğu ebediyen gizlemeye yetmeyecektir.