Gün geçmiyor ki hakikatin üzerinin biraz daha örtüldüğü, gerçeğin biraz daha teğet geçildiği bir güne uyanmayalım. Öyle bir algı yönetimiyle zihnimizi bulandırıyorlar ki; adeta devasa sinyal karıştırıcıların ortasında kalmış gibiyiz. Yaşadığımız, kendi ellerimizle tuttuğumuz, gözlerimizle gördüğümüz bunca somut gerçeğe rağmen; kurdukları o süslü ve yalan cümleler yüzünden hakikati anlamlandırmakta çaresiz bırakılıyoruz. Göz göre göre yaşananlar yok sayılıyor, algı olgunun önüne geçiyor.

Bu düzende yıllardır sürdürülen bir hak mücadelesi, ne yazık ki en sonunda insanın kendi hayatının katiline dönüşüyor.

Adliye koridorlarında, duruşma salonlarında ömrünü tüketen binlerce insanın feryadı aynı noktada düğümleniyor. Önündeki dosyaya tek bir kez bile göz atmayan, "Bu insanın hayatı neden bu kadar zamandır askıda, bir ömür neden duruşma salonlarında çürüyor?" diye kendine sormayan anlayış, her defasında tek bir cümleyle adaleti erteleyip geçiyor. Yüzünüze bakıp adeta utanmadan "Daha sen çok gelip gidersin" der gibi bir tavır takınıyorlar... Ve bu sistematik yıpratma savaşının, bu örselemenin adına da utanmadan "adalet" koyuyorlar.

Oysa temel yanılgı tam da burada başlıyor.

Sanıyorlar ki adalet, bir ulu hünkârın lütfettikleri, onun mülkünden halka devralınmış şahsi bir ganimettir... Sanıyorlar ki mahkemeler hakkın ve adaletin tecelli ettiği yerler değil de, zayıf ve güçsüzlerin merhamet dilenmek için sığındığı birer barınaktır. Hak kavramını bir anayasal güvence değil, bir "lütuf" gibi gören bu kibre karşı durmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Günün sonunda elimizde kalan acı bilanço ise değişmiyor: Ben ve benim gibi binlerce insan adaleti ararken ömrünü kaybetti. Hak mücadelesi, korumaya çalıştığımız hayatlarımızın katili oldu.

Çünkü o kapılarda, insanlara çile çektirmenin adına "adalet" dediler. Ama herkes bilsin ki; geciken, erteleyerek çürütülen ve insanı yıpratan şey adalet değil, ancak ve ancak sistemin soğuk yüzüdür.