Son anayasa halk oylamasıyla bu işlerin nasıl olacağı aslında baştan belliydi. Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliğinin o oylamayla halka tescil ettirildiği, mühürsüz oyların tek bir kalemde geçerli sayılarak iradenin gasp edildiği o günlerde; geleceğin tam da bu minvalde gelişeceğini kimse öngöremiyor muydu? O sandıklar kurulurken, bugün inşa edilen bu ucu belirsiz düzenin temellerinin atılmayacağını kim söyleyebilirdi?

Yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı tek bir iradenin mutlak mülkiyetine devrettikten sonra, kuvvetler ayrılığının ruhunu mezara gömenler; fon vurgunundan sonra bugün damarları çatlatacak şekilde şu teselliyi fısıldıyorlar:

“Suç işleyenin yakasına yargı yapışır.”

Oysa Montesquieu’nün mezarında kemiklerinin sızlatıldığı bir düzende, hukukun kılıcı artık adaleti değil, iktidarın kılıfını korur.

Yürütmeyle denetlenmeyen, yasamayla sorgulanmayan bir irade, kendi suç ortaklığını aklamak için "yargı" kisvesini kullanır.

Bu, suçlunun yakasına yapışan adalet değil; suçlunun kim olacağına karar veren kudretin, kendi yarattığı kuklayı harekete geçirmesinden ibarettir.

Güçlerin tek elde toplandığı yerde hukuk, bir hakikat arayışı değil, iktidarın bekasını tescilleyen bir ritüeldir.

Bugün, suçun tanımını yapan da, yargıyı işleten de, adaleti askıya alan da aynı eldir.

Kendi elleriyle yarattıkları bu mekanizma içinde "yargı", hakikati arayan bağımsız bir vicdan değil; gücün meşruiyet kalkanıdır.

Suçlunun yakasına yapıştığı iddia edilen o kudret, aslında sadece kendi yarattığı kaosun üzerini örtmektedir.

Ve unutulmamalıdır ki; o referandumlarda mühürlenen sadece pusulalar değil, bu ülkenin adalet geleceğiydi. Adaletin olmadığı yerde kurulan her cümle bir illüzyon, atılan her "yargı" adı da sadece suçun sahibini gizleme çabasından ibarettir.