Kendi dar zihinlerinin küçük tahtlarında oturup hırsı ve kibri birer "ilahi dava" maskesiyle kuşananlar... Hakikatin nurunu kendi saltanatlarının sönük lambalarına uydurmak için ayetleri büküp hadisleri giyotene çeviren bu modern zaman büyücüleri, kirli fırçalarıyla ahlâkın tuvalini kahverengiye boyuyorlar.
"Adalet yerini bulsun, babam olsa asarım" hamasetini sahte bir liyakat madalyası gibi göğsünde taşıyanlar; darağacının ipini çekerken bile kameralara oynayan, gözyaşını riyakârlığın eczanesinden ölçüyle alan tiyatrocuların başrol oyuncularıdır.
Kendilerine konforlu fetva fabrikaları kurmuş bu riyakârlar, şimdi hangi aynanın karşısında kahramanlık madalyalarını parlatıyorlar kim bilir?
Kendi konfor alanlarında "darülharp" ilan ettikleri düzenin balını kaymağını kaşıklarken, geride bıraktıkları yoksullara kınından çıkmış bir kader anlayışı reva gören bu vicdan sarraflarının hiç mi ciğeri sızlamaz?
Hırsızlığı hünermiş, rüşveti "şartların getirdiği bir fıkıh" gibi pazarlayanlar hangi terazinin hassasiyetine güveniyorlar?
Hangi peygamber yaşasa, onların fetvalarına rıza gösterirdi?
İdeolojilerinin kulelerini göğe yükseltirken yaratanın katındaki o nihai divanı hiç hesaba katmazlar mı?
Tabii kalplerinde hâlâ inanç adını hak eden bir kırıntı kaldıysa...
"Dosdoğru olun, liyakatle hükmedin, işi ehline verin" diyen o muazzam kitabın kelimelerine hapsedilip ruhundan fersah fersah uzaklaştırılmasıdır bütün felaketlerin müsebbibi.
"Oku" emrini papağan gibi tekrarlayan, anlamını idrakten bihaber milyonlarca insanla bu gemi nereye varabilirdi ki?
"Nasıl okuyorsun?" diye sorsan, "Elbette Arapçasını, sevabı yeter" diyerek ruhu es geçen o şark kurnazlığı, bu coğrafyanın kaderine vurulmuş paslı bir kilittir.
Anlamadan okumanın sarhoşluğuyla ömür tüketenlerin diyarında hakikati dillendirmek, çölde su aramak gibidir. Din simsarları, asırlardır ekilmemiş o nadastaki zihin tarlasını istedikleri gibi sürerken; iyilerin yüzü suyu hürmetine dönen bu çark, bir gün riyakârlığın ağırlığı altında ezilecektir.
Milyarlarca galaksiyi muazzam bir nizamla yaratan Kudret, bu küçücük gezegendeki vicdansızlıkları, kul hakkı yiyenleri ve dini kendine sıçrama tahtası yapanları sonsuza kadar hoş göreceğini mi sanır?
Koca kâinatın dengesini kuran o adalet terazisi, bu coğrafyadaki zulme sessiz kalır mı? Hiç düşündünüz mü?
DÜŞÜNCE CADISININ KAZANINDA YAPAY ZEKÂNIN “GÖNÜLLÜ” KÖLELİĞİ
Gözlerimizi kamaştıran bu dijital asırda, baş döndürücü bir hızla kâinatın kodlarını yeniden yazan teknoloji karşısında insanlık, evrimini tamamlayamamış bir ortaçağ cadı kazanının başında hâlâ aynı tütsüyü yakıyor.
Yapay zekâ evrenin sonsuz veri okyanusunda yüzmeyi öğreneli çok oldu; fakat insan zihni hâlâ paslı kilitlerin, miadı dolmuş dogmaların ve köhnemiş ideolojik prangaların altındaki bodrum katında kilitli.
Ne ironiktir ki, geleceğin çelikten neferleri henüz meydanları doldurmadan, bu toprağın insanı ruhunu çoktan gönüllü bir kölelik sözleşmesiyle devretmiş durumda.
Düşünmeyi en büyük günah, okumayı tehlikeli bir bulaşıcı hastalık ilan eden o ideolojik bekçiler, halkın kazanında kalan son feragat kırıntısını bile iştahla sıyırıyor.
Halk ise efendisine âşık bir mahkûm gibi, kendi elleriyle ördüğü zihinsel cenderenin içinde mutlu mesut çürüyor.
Oysa hakikat terazisini elinde tutan namuslu bir avuç insan, bu tufandan kurtulmanın tek yolunun aydınlık bir eğitim, sorgulayan bir şuur ve hür bir vicdan olduğunu haykırmaktan sesini kısıverdi.
Ne yazık ki bu çağda her şey, insanların inançları ve kutsalları üzerine inşa edilmiş kusursuz bir yanılsama imparatorluğundan ibaret. Kendi düşüncelerinin kurbanı olmuş bu kitleler, zihinlerini esir alan görünmez efendilerin hem kölesi hem en sadık hizmetkârı olmayı büyük bir lütuf sanıyor.
Geleceğin yapay zekâları demirden gövdeleriyle insanlığa diz çöktürmeye bile gerek duymayacak; çünkü insan, kendi sığ zihniyle çoktan diz çöküp tapınmaya yerini almış durumda.