İktidarın çocukları, anasının karnından adeta bir CEO olarak doğuyorlardı.
Babalarının pirlerinden aldıkları ahlak dersleri ve dünyaya kendi çıkarlarına göre biçtikleri adalet anlayışıyla, saltanatları boyunca ayaklarına tek bir taş bile dokunmuyordu.
Ganimet gibi paylaşılan fonlar, ihaleler, geri ödemesiz krediler ve emirlerine amade devlet imkânlarıyla coştukça coşuyorlardı.
Zavallı halkın önemli bir kesimi ise idrak yollarındaki kronik bir enfeksiyonla önce kulaklarını, ardından gözlerini kaybetmişti.
Akıllarında kalan tek şey, kutsal mekânlardaki ritüellerdi; yaşananları "huuu" nidalarıyla kutsayıp adeta vaftiz ediyorlardı.
Böylesi bir curcunanın içinden nasıl çıkılacağına kafa yoranlar, bir çıkış yolu arıyordu.
Lakin kimse hangi yöne yürüyeceğini bilmiyordu.
"Yeni yönler tayin ettiklerini" iddia edenler, sandıklarda millete onaylattıkları figürlerle birlikte mevcuttaki kudretin çarkına entegre olmuşlardı.
Kimi kursağından, kimi uçkurundan yakalanmış; yularını bütünüyle iktidarın eline teslim etmişti.
Halk, iki tarafa da zerre kadar güvenmiyor, yepyeni bir çıkış yolu arıyordu. Ancak sis o kadar yoğundu ki, aradığı hakikati bir türlü seçemiyordu.
Bu manzara karşısında duranlar da onlara benzemekten, çıkar hırsına yenik düşmekten korktukları için kimseye yanaşmıyor; Okçular Tepesi’nde bekliyorlardı.
Ganimet paylaşım masası kurulduğunda bile yerlerinden kıpırdamamaya yemin etmişlerdi. Büyük günün ve nihayet huzur ile güven getirecek o güneşin doğacağı sabahı bekliyorlardı.
İçlerinde bilenip durdukları yegâne motivasyon kaynağı ise tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir hayaldi: 1918 Kasım’ında İstanbul Boğazı’na demirleyip toplarını halka çeviren kibirli düşman generallerine karşı uyanan o direniş ruhu...
Şimdi soru şuydu:
Yeni bir yüzyılın mücadelesi mi verilecekti; yoksa bu çağın düşmanı, bu kez içerideki o sessiz ve yorgun Okçular Tepesi'ni de tamamen yutup tarihe mi gömecekti?