Bir coğrafyayı yurt kılan şey, yalnızca sınır çizgileri ya da üzerinde yükselen kadim yapılar değildir. Asıl belirleyici olan; o toprağa bakan gözün niteliği, toprağa dokunan elin niyeti ve onun üzerinde yaşayan insana biçilen değerdir.
Tarih boyunca vatan fikri, iki karşıt anlayışın çekişmesine sahne olmuştur: Bir yanda toprağı mülk, insanı kul ve devleti bir miras kabul eden kibirli ve üstenci bakış; diğer yanda ise toprağı ortak bir yuva, insanı eşit bir değer ve ülkeyi her gün yeniden üretilen canlı bir anlam sayan yurttaşlık bilinci.
Bu metin, işte bu iki anlayış arasındaki derin ayrımı sorgulamak amacıyla kaleme alındı. Ülkeyi fütursuzca tüketilecek bir miras değil, sorumlulukla taşınacak bir emanet olarak görenlerin; efendi-maraba hiyerarşisini reddedip eşitler ortaklığında buluşan o büyük "biz" idrakine verilmiş mütevazı bir saygı duruşudur.
Okuyucuyu, mülkiyet sınırlarının ötesine geçerek aidiyet, sorumluluk ve vicdan kavramları üzerine yeniden düşünmeye davet ediyoruz.
TOPRAK, İNSAN VE ANLAM
Kimileri bu ülkenin adını anarken, geçmişin mirasını fütursuzca savuran müsrif bir evladın dilini kuşanır. Sanırlar ki bu kadim topraklar, bir ulu hünkârın mülkünden devralınmış şahsi bir ganimettir; sanırlar ki coğrafya bir vatan değil, iradesiz kulcağızların sığındığı bir yurtluktur.
İnsana bakışları da bu kuruntudan beslenir: Oysa toprak insana kök verir, insan ise toprağa ruh... Fakat onlar, insanı toprağın bir evladı değil, o toprağın muktedir sahiplerine ait bir eşya sayarlar.
İşte tam da bu eşikte durup, zihnin derinliklerinde o kadim soruları yankılatmak gerekir:
Bir toprağa sahip olmak, gerçekten ne demektir?
Ve bir insanın varlığına mülk gözüyle bakılabilir mi?
Bir ülke; ne hünkâr dedelerin terekesi, ne muktedir bir zümrenin mülkü, ne de gölgesi üzerimize çöken bir korku imparatorluğudur. Ülke dediğin; onu emeğiyle kuran, canıyla koruyan, hafızasında yaşatan ve kaderini birbirine bağlayan o sessiz çoğunluğun ortak yuvasıdır. O insanlar ki; ne hükmeden bir efendi olmayı düşlerler, ne de başı eğik bir maraba olmayı kabullenirler. Onlar, yalnızca büyük bir "biz" idrakinin eşit ve aziz ortaklarıdır.
Bu idrakten yoksun oluşun hezeyanıdır belki de, onları bu denli hoyrat ve kibirli kılan.
İşte bu yüzdendir ki vatana, miras devralmış bir mirasçının hoyratlığıyla değil; kutsal bir emaneti taşıyan bilge bir koruyucunun zarafetiyle yaklaşılmalıdır. Çünkü ülke, geçmişten kalan hazır bir mülk değil; her doğan günle birlikte insan zihninde ve vicdanında yeniden kurulan canlı bir anlamdır.