Toplumsal yönetmeyi kolaylaştırmanın en kestirme yolunun bireyselliği öldürmekten geçtiğini öğrendiğimizden beri belimizi doğrultamıyor, bir türlü gelişemiyoruz. İnsanın özgür iradesini yok edip kitleleri birer birer sönümlendirenler, bu toprağın en büyük hazinesini —yani hafızasını— elimizden aldılar.

İşte bu yüzdendir ki; ne binlerce yıllık Hitit uygarlığının görkemini anlatabildik dünyaya, ne de seksen öncesinde bu memleketin bir kısrak başı gibi şahlanan iktisadi hevesini... Seksen sonrasını ise zaten hiç konuşamadık. Hep birlikte dar bir cendereye sokulduk; geçmişimizi unuttuk, koca bir memleketin göbeğinde kendimizi unutturduk.

Neticede öksüz bir çocuk gibi kaldık kendi yurdumuzda. Ne bize hakikaten sahip çıkanlar kaldı ne de sahiplenecek bir aidiyet bıraktılar. Siyasilerin, dogma tellallarının ve etnik entrikacıların elinde birer oyuncak yapılıp birbirimize kırdırıldık; bu toprağa gerçekten sahip çıkanları ise yıllar yılı yaftalayıp öteledik.

Ey Çorum, uyan uykundan ve silkelenip kendine gel!

Sen görmek istemesen de damarlarından kanın çekiliyor birer birer. Şehrin yerlileri ve hafızası tek tek çekip giderken, dışarıdan akın eden belirsizliklerle dönüştürülüyoruz. Oysa senin kaderin; geride kalmakla, unutulmuşlukla ya da yok sayılmakla anılmak değil. Bizden binlerce yıl önce bu topraklarda boy gösterip büyük bir imparatorluk kuran Hititleri unutan ve unutturanlar için, bugünkü yıkımın esamisi okunur mu hiç?

O kadim günler hakkındaki bilgimiz ne yazık ki dünün gölgesinde kalmış; dünümüz ise bugünümüzün karmakarışık çamuruna batmış durumda. Şehrin ve insanın olması gereken yerde olmadığı bu düzende sormak gerek: Çorum’un kaderi, kendi topraklarını ve kendi evlatlarını yakmak mıdır hep? Beklediğimiz, özlediğimiz geleceğin resmi bu mu?

Hümanizmanın ve uluslararası hukukun miladı sayılan KADEŞ Barış Antlaşması, insanlık tarihinin bilinen ilk yazılı antlaşması değil miydi? Biz o tarihi bile kendi bağrımızda yaşatmayı unuttuk. O savaş Hititlerin askerî ve siyasi üstünlüğüyle sonuçlandığı hâlde, tarih sayfaları hâlâ bunu Mısır’ın görkemli bir zaferi olarak kaydeder. Soruyorum size: Beş bin yıl arayla paylaştığımız kaderler hep böyle trajik mi olmalı?

Üzerimizde Kral Anitta’nın o meşhur laneti mi geziyor yoksa?

Görünüşe göre Hititler de tıpkı bugünkü bizler gibi; kazandıkları zaferleri, kurdukları medeniyeti ve kendi hakikatlerini dünyaya anlatmayı başaramadılar. Milattan önce de milattan sonra da entrikalar, savaşlar ve sahte barışlar diyarı olarak kaldı bu coğrafya... Ve Anadolu’nun tam merkezinde, tarihinin ve potansiyelinin üzerinde duran bir şehir, ne yazık ki yapayalnız bırakıldı.

Ancak unutulmamalıdır ki; kendi tarihine yabancılaşan toplumlar, başkalarının yazdığı masalların figüranı olmaya mahkûmdur. Bu toprakların yeniden nefes alması, ancak kendi hikâyesini haykıracak o sessiz direncin uyanışıyla mümkün olacaktır.