İnsanlık, yüzyıllardır dünyayı değiştirmeyi başardı. Taştan alet yaptı, buharı makineye dönüştürdü, gökyüzünü aştı, yapay zekâ üretti. Bilgi büyüdü, teknoloji hızlandı, olanaklar arttı.
Peki ya insan?
İşte asıl soru budur.
Bugün cebimizde taşıdığımız telefon, dünün en gelişmiş bilgisayarından daha güçlü. Ama dünyanın birçok yerinde insanlar hâlâ açlıktan ölüyor, savaşlar sürüyor, kadınlar yalnızca kadın oldukları için şiddete uğruyor, çocuklar güven içinde büyüyemiyor.
Demek ki uygarlık ile insanlık aynı hızda ilerlemiyor.
Oysa gerçek uygarlık, yüksek binalar yapmaktan öte insan onurunu yükseltebilmektir. Hukukun güçlü olduğu, adaletin herkese eşit uygulandığı, kadın ile erkeğin fırsatlarda ve haklarda eşit kabul edildiği toplumlar, yalnızca daha zengin değil, daha huzurludur.
Cumhuriyetimizin en büyük kazanımlarından biri de buydu. Hukuku kişilere göre değil, ilkelere göre kurmak, kadını toplumun edilgen bir parçası değil, eşit bir yurttaş olarak görmek... Bu anlayış yalnızca kadınların değil, bütün toplumun geleceğini değiştiren bir adımdı.
Aradan yüz yıl geçti.
Kanunlar değişti, şehirler büyüdü, teknoloji baş döndürücü bir hız kazandı. Buna rağmen birbirini dinlemeyen, farklı düşüneni düşman gören, öfkesini haklılık sanan bir dünya ile karşı karşıyayız.
İnsan, bilgi üretmekte büyük başarı gösterdi, oysa aynı başarıyı vicdan üretmekte gösteremedi.
Belki de çağımızın en büyük gereksinimi yeni makineler değil, eski değerleri yeniden anımsamaktır. Adaleti, merhameti, saygıyı ve birlikte yaşama kültürünü.
Zira insanı insan yapan ne sahip olduğu güçtür, ne de kullandığı teknoloji.
İnsanı insan yapan, karşısındakini de kendisi kadar insan görebilmektir.
İnsanlık tarihi, icatların tarihi kadar vicdanın da tarihidir. Bu nedenle insan olmak, doğuştan kazanılmış bir unvanı olmaktan öte her kuşağın yeniden vermesi gereken bir sınavdır.
O sınavın adı hâlâ değişmedi: İnsan olmak, en büyük devrimdir.