Cumhuriyetle yönetiliyor olmak, halkın gerçekten egemen olduğu anlamına gelir mi?

Yurttaş oyunu kullanıyor, fakat seçtiklerini denetleyebiliyor mu? Emeğinin karşılığını alıyor, geleceğini özgürce kurabiliyor mu? Demokrasiyi, bu soruların yanıtında aramak gerekir.

Jean-Jacques Rousseau, insan ile toplumsal düzen arasındaki çelişkiyi, Karl Marx ise siyasal eşitsizliklerin ekonomik temellerini sorguladı. Bu iki düşünce çizgisi farklı olsa da ortak bir soruya kapı aralıyordu. Bozuk bir düzenin kurallarını değiştirmek yeterli midir, yoksa o düzeni ayakta tutan koşulları da değiştirmek gerekir mi?

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet, saltanatı ve halifeliği kaldırarak egemenliğin kaynağını değiştirdi. Laiklik ve yurttaşlık temelinde tarihsel bir dönüşüm gerçekleştirdi. Ancak Cumhuriyet’i kurmakla onu bütün kurumlarıyla yaşatmak, halkı siyasal ve toplumsal bakımdan egemen kılmak aynı şey değildir.

Bugün basın özgürlüğü, bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı ve seçmen iradesinin korunması üzerine yaşanan tartışmalar, Cumhuriyet’in temel güvencelerini yeniden gündeme getiriyor. Seçimle kazanılan yetki, sınırsız bir yönetme hakkı değildir. Sandık, halk egemenliğinin kendisi değil, araçlarından biridir.

Üstelik demokrasi, sadece siyasal haklarla tamamlanmaz. Geçinemeyen işçi, borçla üretmeye çalışan çiftçi, barınamayan emekli, geleceğini kuramayan genç hukuken eşit yurttaş olabilir. Ama yaşam olanakları bu kadar eşitsizken özgürlüklerden ne ölçüde yararlanabilir?

Servet bir avuç elde büyürken milyonların yaşamı daralıyorsa sorun, yalnızca gelir dağılımı değildir. Ekonomik güç siyasal kararları da etkiliyor, emekçi kendi geleceği üzerinde söz sahibi olamıyorsa halk egemenliği biçimsel kalır. Kâğıt üzerinde eşitlik, yaşamda eşitsizliği ortadan kaldırmaz.

Dünyanın farklı ülkelerinde yükselen toplumsal tepkiler de bu çelişkiden bağımsız düşünülemez. Sokakta yaşanan şiddet, hoşnutsuzluğun nedenlerini ortadan kaldırmaz, haklı talepler ise şiddeti meşrulaştıramaz. Asıl soru, insanların neden temsil edildiklerine inandıkları kurumlara rağmen seslerini duyurmak için sokağa çıkmak zorunda kaldıklarıdır.

Cumhuriyet’in sınavı, yalnızca saltanata veya teokrasiye dönme tehlikesiyle sınırlı değildir. Hukuk güce bağımlı hâle gelir, laiklik aşınır, eleştiri bastırılır ve ekonomik eşitsizlik kalıcılaşırsa rejimin adı korunurken özü zayıflayabilir.

Türkiye’nin hâlâ laiklik mi, teokrasi mi, cumhuriyet mi, saltanat mı tartışmalarına sürüklenmesi düşündürücüdür.

Cumhuriyet’in kazanımlarını korumak zorundayız, hatta bununla yetinemeyiz. Siyasal özgürlükleri sosyal adaletle, yurttaşlık eşitliğini yaşamda fırsat eşitliğiyle buluşturmak gerekiyor.

Cumhuriyet’in asıl sınavı, egemenliği saraydan alıp millete vermekle bitmez. Bu egemenliği yurttaşın yaşamında gerçek kılmaktır. Zira halkın yalnızca oy kullanabildiği, ama yoksulluk, güvencesizlik ve eşitsizlik karşısında kendi geleceğini belirleyemediği bir düzende demokrasi eksiktir. Cumhuriyet’in niteliğini, adının ötesinde yurttaşın yaşam düzeyi belirler.