İktidar, devleti elinde tutarak ülkeye hâkim olabilir. Peki, ülkeye hâkim olmakla toplumun güvenini kazanmak aynı şey midir?

Devletin bütün olanaklarını kullanabilmek, hukuku kendi gereksinimlerine göre yorumlamak, eleştiriyi baskılamak ve itirazı cezalandırmak, ilk bakışta aşılmaz bir güç görüntüsü yaratabilir. Ne var ki gücün görüntüsüyle gücün kendisi arasındaki mesafe, tam da böyle zamanlarda açılmaya başlar.

İtaat etmek, rıza değildir, sessizlik, onay değildir, korku da güven değildir.

Ekonomik sıkıntıların derinleştiği, geleceğe ilişkin beklentilerin daraldığı, adalete ve kurumlara duyulan güvenin tartışmalı hâle geldiği bir dönemde asıl soru şudur: İktidar, toplumu ikna ederek mi yönetiyor, yoksa yönetebilmek için giderek daha fazla zor kullanmaya mı gereksinim duyuyor?

Bu ayrım önemlidir. Zira meşruiyetini toplumsal rızayla besleyen bir iktidarla, rıza açığını baskıyla kapatmaya çalışan bir iktidar aynı siyasal zeminde duramaz.

Diğer yandan devletin gücüyle iktidarın gücünü birbirine karıştırmak, siyasetin en temel yanılgılarından biridir. Devlet kurumlarının denetim altında olması, bütün toplumun aynı iradeye teslim olduğu anlamına gelmez. Sandığın varlığı da tek başına demokrasinin güvencesi değildir; asıl güvence, sandığın sonucuna, hukuka ve yurttaşın iradesine gösterilen saygıdır.

İktidarlar bazen her şeyi kontrol ettiklerini düşündükleri anda, kontrol edemedikleri gerçekleri gözden kaçırırlar. Yoksulluğun biriktirdiği öfkeyi, adaletsizliğin aşındırdığı güveni, gençlerin gelecek korkusunu hiçbir propaganda bütünüyle ortadan kaldıramaz. Gerçeklik ertelenebilir; ortadan kaldırılamaz.

Elbette hiçbir iktidar, yalnızca yıprandığı için kendiliğinden değişmez. Tarih, ömrünü tamamladığı düşünülen düzenlerin beklenenden uzun sürdüğünü; değişimin kaçınılmaz sanıldığı dönemlerde bile gerçekleşmeyebildiğini gösterir. Toplumsal hoşnutsuzluk, kendi başına siyasal dönüşüm değildir. Onu sonuca taşıyacak olan, örgütlü irade, ortak hedef ve demokratik kararlılıktır.

İşte muhalefetin sınavı da burada başlar: İktidarın yarattığı korkuyu teşhis etmekle yetinmek değil, o korkunun karşısına inandırıcı bir gelecek koymak, dağınık itirazları ortak bir demokratik iradede buluşturmak.

Çünkü bir iktidarın zayıflaması başka, değişimin gerçekleşmesi başkadır. Birincisi koşulların sonucu olabilir, ikincisi, toplumun ve siyasetin sorumluluk üstlenmesini gerektirir.

İktidarın gücü sonsuz değildir. Muhalefetin varlığı da tek başına yeterli değildir. Tarih, ne iktidarların ömür boyu süreceği inancına ne de değişimin kendiliğinden geleceği beklentisine bağlıdır.

Asıl soru, kimin ne kadar güçlü göründüğünün ötesinde, kimin topluma güven verebildiği, kimin geleceğe ilişkin inandırıcı bir söz söyleyebildiğidir.

Zira baskı, iktidarın elindeki gücü gösterebilir, fakat o gücün neden giderek daha fazla baskıya gereksinim duyduğunu açıklayamaz.