Demokrasi, iktidarın nasıl geldiğiyle başlar, nasıl gidebildiğiyle sınanır. Sandıkta kazanmak, ülkenin bütün kurumlarını kazanmak anlamına gelmez. Seçimi kazanmak, devleti mülk edinme, kamu gücüyle rakipleri etkisizleştirme yetkisi vermez. Ne var ki iktidar, kendisini milletin temsilcisi olmaktan çıkarıp milletin yerine koymaya başladığında, demokrasinin temelleri sarsılır.

Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasındaki savunması, bu temel soruyu yeniden gündeme taşıdı. Ülkemizde iktidara rakip olmak, hukukun koruması yerine, hedefi olmayı mı getiriyor? Elbette yargılamalarda suçlamalar kanıtlarıyla değerlendirilmeli, hiç kimse makamından dolayı ayrıcalık görmemeli. Ancak aynı hukuk ilkesi, hiç kimsenin suçluluğunun yargı kararı kesinleşmeden ilan edilmemesini de gerektirir. Hukuk, sadece suçlananı değil, suçlayanın yetkisini de sınırlar.

İnsanı yargılamak başka, daha yargılama bitmeden onu toplumun gözünde mahkûm etmek başkadır. Adaletin yerini peşin hüküm aldığında yalnızca sanık değil, toplumun adalet duygusu da yara alır.

Aynı sınav basın için de geçerlidir. Bahadır Özgür’ün 14 Ekim tarihli yazısında Halk TV’ye el konulduğu yönündeki değerlendirmesi, haber alma özgürlüğü ve medya üzerindeki güç ilişkileri tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Ülkemizde yurttaş, olup biteni özgürce öğrenemiyorsa sandığa hangi bilgiyle gidecek? Gerçeğe ulaşma yolları daraltılırsa, seçmenin özgür iradesinden söz edilebilir mi?

Demokrasi, yalnızca oy kullanma hakkı mıdır? Doğru bilgiye ulaşma, eleştirme, örgütlenme ve iktidarı değiştirebilmektir. Bunlardan biri eksilirse sandık yerinde durabilir, fakat demokratik iradenin aracı olmaktan çıkmıştır.

Devlet ile iktidarı özdeşleştirmek, zayıflamanın en tehlikeli biçimidir. Devletin memuru, bir partinin değil hukukun emrindedir. Yargıç, kendisini atayanın değil, anayasanın ve hukukun gereklerinin hesabını verir. Kamu görevi, kişisel sadakatin ödülü değil, yurttaşa karşı sorumluluktur. Liyakat yerini bağlılığa bıraktığında kaybeden yalnızca hak edenler değil, ülkenin tümüdür.

Peki, iktidar neden eleştiriden rahatsız olur? Neden rakibini yarışın doğal bir parçası değil de, ortadan kaldırılması gereken bir engel gibi görür? Zira gerçek bir yarışta kazanmak kadar, kaybetme olasılığı da vardır. Demokrasiyi kabullenmek ise kazanmak kadar, kaybetmeyi de göze alabilmektir.

Rakibini susturarak kazanmak, yarışın galibi olmak değildir. Hakemi kendine bağlayıp oyuncuyu oyun dışına çıkaran, sonunda kupayı kaldırsa bile adil bir yarış değildir. Siyaset, kuralların gücüyle anlam kazanır, gücün kuralları belirlemesiyle değil.

Burada sorumluluk yalnızca iktidara düşmüyor. Muhalefetin de kişisel hesapları aşması, ortak demokratik ilkelerde buluşması gerekir. Yurttaş ise alkışlamakla yetinmek yerine, kimin elinde olursa olsun kamu gücünü sorgulamaktır. Zira denetlenmeyen güç, er ya da geç kendisini hukukun üstünde görmeye başlar.

Cumhuriyet, bir kişinin, bir partinin ya da bir zümrenin mülkü değildir. Devletin sahibi Türk Ulusudur. İktidar ise ulusun belirli bir süre için verdiği yetkinin taşıyıcısıdır.

Ülkemizde iktidarlar değişebilir, fakat iktidarın değişebilme hakkı ortadan kalkarsa, geriye yalnızca sandığın görüntüsü kalır.

Şunu sormak isteriz: İktidar, kendisini değiştirebilecek bir ulusun iradesine mi dayanıyor, yoksa ulusun iradesini kendi iktidarının sınırları içine mi hapsetmek istiyor?

Demokrasinin yanıtı, sözcüklerde değil, bu soruya verilen yanıtta saklıdır.