24 Temmuz 1923 Lozan’da Türk Ulusu, kendi geleceğini başkalarının iradesinden kurtardı. Bağımsızlığını sadece savaş meydanlarının ötesinde, diplomasi alanında da kazandı. Lozan, Türkiye’nin kendi güvenliğini, kendi çıkarlarını ve kendi kaderini belirleme iradesidir.
Aradan 103 yıl geçti. Şimdi Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı Meclis gündemine taşıyor.
Anlaşmanın temel hükmü belli: Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, tüm taraflara yapılmış sayılacak. Saldırıya uğrayan ülkeye, olanakların tamamı kullanılarak yardım edilecek.
Peki, bu yardımın sınırları nerede başlayıp nerede bitecek?
Savunma sanayii iş birliği, ortak üretim, teknoloji paylaşımı… Bunlar Türkiye’nin yararına olabilir. Fakat bir ülkenin savunma kapasitesini güçlendirmek başka, o ülkenin bölgesel hesaplaşmalarına ortak olmak daha başkadır.
Suudi Arabistan’ın güvenlik önceliği İran. Pakistan’ın güvenlik önceliği ise Hindistan. Türkiye’nin güvenlik sorunları ise kendine özgü tarihsel ve coğrafidir.
Üç ülkenin de tehdit algıları aynı değildir. O halde üç ülkenin güvenlik yükümlülükleri neden aynı terazide tartılsın ki?
İran’la tarihsel rekabetimiz var. Rekabet, düşmanlık değildir. Mesafeli olmak, cepheleşmek değildir. Bu ittifakın İran’a karşı mezhepsel bir blok olarak algılanması, hatta bölgedeki ayrışmaları derinleştirme olasılığı da vardır.
Şunu soruyorum: Müslüman ülkelerin birbirlerine karşı konumlanmasından kim kazançlı çıkar? Bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek isteyen güçlerin hesaplarıyla bu ittifakın sonuçları örtüşüyorsa, Türkiye hangi stratejik kazancı elde etmiş olacaktır?
Yemen’in Anadolu’da nasıl bir tarihsel acı bıraktığını anımsayalım. Binlerce Anadolu evladı, uzak topraklarda yaşamını kaybetti. Yemen türküleri, sadece bir savaşın değil, yanlış hesapların ve ağır bedellerin türküleridir.
Suudi Arabistan’a yönelik bir saldırı gerçekleştiğinde Türkiye’den hava savunma sistemi, istihbarat, lojistik destek ya da askerî personel istenebilecek. Anlaşmanın savunma amacı taşıması, Türkiye’nin bölgesel çatışmaların dışında kalacağı güvencesini verir mi?
Diğer yandan anlaşmanın on yıllık bağlayıcılığı, Türkiye’nin gelecekteki siyasi tercihleri açısından da kayda değer bir sorun değil mi?
Bir ülkenin güvenlik kaygısı, başka bir ülkenin geleceğini bağlayan yükümlülüğe neden dönüşsün?
Suudi Arabistan, Türkiye’den askerî dayanışma bekliyor. Peki, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin yanında duruyor mu? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyor mu? Yunanistan’la askerî iş birliğini geliştirirken Türkiye’den nasıl bir dayanışma bekliyor?
Dostluk, karşılıklı çıkar ve dayanışma önemlidir. Fakat dostluk, sorgusuz sualsiz yükümlülük değildir.
Türkiye’nin bölgedeki gücü, her çatışmada taraf olmasıyla değil, gerektiğinde çatışmayı önleyebilmesiyle de ölçülür.
Lozan’dan sonra Balkan Antantı, Sadabat Paktı ve NATO gibi güvenlik düzenlemelerine katıldık. Demek ki konu askerî ittifaklara karşı olmak değil. Konu, ittifakın Türkiye’nin bağımsızlığını ve güvenliğini nasıl etkilediğidir.
Türkiye’nin dostlara gereksinimi var, fakat dostluk, başkasının savaşına ortak olmak değildir. Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, güzel bir söz olmanın ötesinde Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruması ve bölgesel barışın güvencesi olduğunu anlatır.
Lozan, Türkiye’ye kendi geleceğini belirleme hakkını kazandırdı. Bu hakkı korumak, başkalarının savaşında taraf olmamakla da mümkündür.
Zira savaşın kararını verenler başka, bedelini ödeyenler başka olursa, tarihin, en ağır hesabını gelecek kuşaklarımıza çıkaracağı açıktır.