Bir ordunun yönünü komutanın emri değil, fal belirliyorsa orada yalnızca askerî disiplin değil, akıl da çökmüş demektir.
1912-1913 Balkan bozgununda yaşanan buydu. Bir grup Osmanlı subayı, hangi yöne gideceklerine karar vermek için Kur’an falına başvuruyordu. Savaşın gereğini bilim, askerî bilgi ve komuta zinciriyle değerlendirmesi gerekenler, kararlarını rastlantıya, fala bırakıyorlardı.
Tarih bazen en ağır hükmünü tek bir sahneyle verir. Akıl ve bilim terk edilirse yenilgi, savaş bitmeden başlar.
Aradan bir asır geçti. Silahlar değişti, savaşlar biçim değiştirdi. Fakat coğrafyaları denetim altına alma hırsı değişmedi. Etnik kimlikler, mezhepler, dinî duygular ve tarihsel husumetler hâlâ büyük güçlerin siyasetinde kullanışlı araçlar. Lawrence’ın Osmanlı coğrafyasında uyguladığı bölme siyaseti, bugün farklı aktörlerin elinde, farklı yöntemlerle karşımıza çıkıyor.
Önce ayrılıklar kaşınıyor, sonra çatışmalar derinleştiriliyor; ardından müdahale, düzen kurma iddiasıyla meşrulaştırılıyor. Başkalarının parçalanmasından çıkar sağlayan güçler elbette ulusların birliğini öğütlemeyecek.
Üstelik çağımızda bağımlılık, her zaman işgal ordusuyla gelmiyor. Milyarlarca dolarlık silah alımları, dışarıdan sağlanan yedek parçalar, istihbarat ağları ve askerî üsler, ülkelerin hareket alanını genişletebildiği gibi daraltabiliyor da. Asıl konu ne kadar silah satın aldığınız değil, o silahın gölgesinde ne ölçüde bağımsız karar verebildiğinizdir.
Silahın bedeli bütçede, bağımlılığın bedeli ise çoğu zaman kriz anında ödenir.
Peki, dışarıdaki tehlikeleri yalnızca dışarıda mı aramalıyız?
Ekonomisi kırılgan, kurumları yıpranmış, liyakati aşınmış, toplumu keskin kutuplara ayrılmış bir ülkenin savunması yalnızca sınır birliklerine bırakılamaz. Zira güvenlik, tehdidi sınırda karşılamaktan önce, o tehdidi zamanında görebilecek aklı ve kurumsal kapasiteyi korumaktır.
İçeride adalet duygusu zedelenmişse, yurttaş devlete güvenmiyorsa, ortak meselelerde ortak irade üretilemiyorsa dışarıdaki her hesap daha tehlikeli hâle gelir. İç cephesi zayıflayan bir ülke, dışarıdaki her krizi kendi zaaflarıyla karşılar.
Ulusal birlik, herkesten aynı düşünmesini istemek değildir. Farklı düşünenlerin ülkenin geleceği söz konusu olduğunda ortak akıl üretebilmesidir. Hukuk, liyakat, bilim ve toplumsal güven bu yüzden yalnızca iç siyasetin konusu olmayıp, ulusal güvenliğin de özüdür.
Balkan bozgunundaki subaylar hangi yöne gideceklerini bir fala soruyordu. Bugün aynı yanılgının biçimi değişmiştir. Bilim yerine hamasete, strateji yerine günübirlik hesaplara, bağımsızlık yerine bağımlılığı büyüten tercihlere...
Tarih tekerrür etmez, fakat aklını kullanmayanlara benzer faturalar çıkarır.
Bir ülke önce karar verme yeteneğini, sonra devinim alanını, sonunda da geleceği üzerindeki söz hakkını kaybedebilir.
Coğrafyayı güçlerin mücadelesi biçimlendirir. O coğrafyada nasıl bir gelecek kurulacağını ise akıl, bilim ve stratejik öngörüler belirler. Haritayı başkaları çizmeden önce kendi aklımızı, kurumlarımızı ve ortak geleceğimizi korumak zorundayız.
Zira başkasının çizdiği haritada kendine yer arayan bir ülkenin sorunu, yalnızca sınırlarının nereden geçeceği değildir.
Asıl konu, kendi geleceğine kimin karar vereceğidir.