Cumhuriyetle yönetilen bir ülkede halk gerçekten egemen midir? Yoksa Cumhuriyet, iktidarın elinde sadece törensel bir sözcüğe dönüşebilir mi?

Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden önce bir irade meselesidir. Egemenliğin bir hanedana, zümreye, kişiye ya da kendisini halkın üzerinde gören bir iktidara değil, halka ait olmasıdır. Halkın egemenliği, sandığa indirgenemez. Sandık, demokrasinin başlangıcıdır, sonu değildir.

Seçimler yapılırken yargı bağımsızlığını yitiriyorsa, düşünce suç sayılıyorsa, basın susturuluyor, muhalefet baskı altına alınıyor ve yurttaşın örgütlenme hakkı daraltılıyorsa, ortada cumhuriyetin biçimi kalırken özü aşınmış demektir. Zira halkın iradesi, yalnızca oy verdiği gün değil, o oydan sonra da özgür olmalıdır.

Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te bir gecede ortaya çıkmış bir siyasal tercih değildi. Saltanatın kaldırılmasıyla, Meclis’in kuruluşuyla, laik hukuk ve eğitim düzeninin inşasıyla, kadınların eşit yurttaşlık haklarıyla adım adım örülen tarihsel bir dönüşümdü. Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleştirilen bu devrimler, yalnızca bir rejimi değil, yurttaşın devlet karşısındaki konumunu da değiştirdi.

Cumhuriyetin en büyük iddiası, kulun yurttaşa dönüşmesidir.

Asıl sorumuz şudur: Yurttaş, kendi ülkesinde düşüncesini özgürce açıklayamıyor, seçtiği temsilcilerin görevden alınmasına, tutuklanmasına ya da halkın iradesinin idari kararlarla etkisizleştirilmesine itiraz ettiğinde baskıyla karşılaşıyorsa, Cumhuriyet’in hangi kazanımından söz edebiliriz?

İktidarın eleştiriyi düşmanlık, denetimi engel, muhalefeti tehdit olarak görmesi, Cumhuriyet’in temelindeki halk egemenliği anlayışıyla bağdaşmaz. Merdan Yanardağ’ın tutuklanması, Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğu, Tele1 ve Halk TV çevresinde yaşanan baskılar, yalnızca kişi ve kurumların konusu değildir. Bunlar, toplumun haber alma, düşünme, tartışma ve kendi geleceğine karar verme hakkıyla ilgilidir.

Cumhuriyet, iktidarın kendisini halkın yerine koyduğu bir düzen değildir. Halkın, iktidarı sınırlayabildiği, hukukun, gücü denetleyebildiği bir düzendir.

Ne var ki Cumhuriyet’i savunmak, yalnızca geçmişin devrimlerini anmakla olmaz. Bir zamanlar kazanılmış hakların bugün nasıl korunduğuna bakmak gerekir. Atatürk’ün mirasını törenlerde anıp düşünsel mirasını gündelik siyasetin dışında bırakmak, Cumhuriyet’i savunmak değil, onu zararsız bir hatıraya dönüştürmektir.

Cumhuriyet, iktidarın kendisine yakıştırdığı bir sıfat değildir. Halkın özgürlüğüyle, eşitliğiyle ve iradesiyle anlam kazanır. Bu nedenle Cumhuriyet’i savunmak, herhangi bir partiyi savunmaktan daha büyük bir sorumluluktur.

Zira Cumhuriyet’in adı kalabilir, fakat halkın egemenliği yoksa, geriye yalnızca adı kalmış bir Cumhuriyet çıkar.

Bir ülkenin Cumhuriyet olması, halkın egemen olduğu anlamına gelmiyorsa, o ülkede asıl sorgulanması gereken, Cumhuriyet’in adını kimin taşıdığının ötesinde, iradesini kimin kullandığıdır.