Yüzyıl sonra yine aynı tartışmanın içindeyiz. Toplumlar zaman zaman yön duygusunu yitirir. Kavramlar birbirine karışır, dünün doğruları tartışmaya açılır, aklın yerini alışkanlıklar, sorgulamanın yerini kabuller almaya başlar. Böyle dönemlerde yalnız bugünü değil, geçmişi de yeniden okumak gerekir.
Zira insan unutur ama tarih, unutmaz.
Osmanlı’nın son döneminde yaşanan temel sorunlardan biri de buydu. Dünya değişiyor, bilim ilerliyor, insan hakları ve özgürlük düşüncesi gelişiyor, buna karşılık toplum, akıl ile dogma arasındaki gerilimden çıkış yolu arıyordu. Cumhuriyet, bu tarihsel deneyimin içinden doğdu. Laiklik de bu nedenle yalnızca din ile devlet işlerinin ayrılması değildi, aklın, bilimin ve yurttaşlığın devlet düzenindeki güvencesiydi.
Günümüzde sorun yeniden aynı yerden karşımıza çıkıyor: Devletin ölçüsü ne olacak? İnancın mı, hukukun mu? Kişisel kanaatin mi, ortak aklın mı?
Her toplumun inançları elbette kutsaldır. Fakat devletin görevi kutsalı belirlemek değildir. Devlet, yurttaşlarının inancını da inançsızlığını da güvence altına almak zorundadır. Laiklik tam burada başlıyor.
Zira laiklik dine karşı olmak değil, devleti herhangi bir din yorumunun tarafı olmaktan çıkarmaktır.
Din ile devlet arasındaki sınır ortadan kalktığında, din siyasetin aracına, siyaset de inancın taşıyıcısına dönüşür. Sonunda hem devlet zarar görür hem din. Zira iktidarın değişmesiyle devletin inanç dili de değişmeye başlarsa, yurttaşın hukuk karşısındaki eşitliği tartışmalı hâle gelir.
Oysa Cumhuriyet yurttaşı, devletin kapısından inancıyla değil hukukla girer.
Bugün laiklik sözcüğünün hâlâ tartışılıyor olması şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bir yüzyıl önce yaşanan büyük tarihsel deneyimin sonuçlarını yeniden tartışmak zorunda kalmamızdır.
Bilim, deneyi öne alır.
Hukuk, kuralı.
Demokrasi ise özgür yurttaşı. Devlet ise tüm bunların üzerinde, tarafsız bir hukuk düzenini korumak zorundadır.
Bunlardan birini ötekine feda ettiğinizde denge bozulur. Laiklik bu nedenle geçmişten kalmış bir siyasal slogan değil, bugün de özgür yaşayabilmenin koşullarından biridir. Zira insanın inancını özgürce yaşayabilmesi kadar, başka birinin inancına göre yaşamaya zorlamamak da özgürlüktür.
Laiklik tartışmasını yalnızca din üzerinden yapmak, konuyu özünden uzaklaştırır. Asıl tartışma insanın aklını ve vicdanını kime teslim edecektir.
Devlete mi? Cemaate mi? Siyasete mi? Yoksa kendi aklına ve özgür iradesine mi?
Cumhuriyetin en büyük iddiası, yurttaşı kul olmaktan çıkarıp birey ve yurttaş yapmaktır. Bunun yolu yalnızca sandıktan değil, özgür düşünceden geçer. Yıllarca sonra hâlâ aynı sorunun çevresinde dolaşıyorsak, sorun laikliğin eskimesi veya gereksizliği değil, bizim onu yeterince anlayamamış olmamızdandır.
Tarih bir kez daha önümüze aynı soruyu koyuyor. Devleti mi çağın gereklerine uyduracağız, yoksa çağı kendi dar kabullerimize mi sığdıracağız?
Yanıtı elbette zor değil. Zor olan, yanıtın gereğini yaşamaktır.