Saraylar değişir, iktidarlar gelir geçer, egemenliğin sahibi Türk ulusudur.
Ülkeler yalnızca toprak kaybederek çökmez. Düşünme, üretme ve özgürleşme yeteneğini yitirerek de çökebilir. Osmanlı’nın son dönemindeki bilimsel ve ekonomik yetersizlikler, eğitimdeki gerilik ve siyasal özgürlüklerin sınırlılığı, çöküşün birbirini besleyen nedenleriydi. Sorun sadece yoksulluğun ötesinde, yoksulluğu aşacak insan gücünün önündeki engellerdi.
Cumhuriyet, bu tarihsel tablonun karşısına bir irade koydu: Kuldan yurttaş, tebaadan millet yaratmak. Eğitimden hukuka, dilden bilime uzanan devrimlerin anlamı buydu. Ereği sadece yeni bir devlet kurmanın ötesinde, düşünen, sorgulayan, üreten ve yönetime katılan insanların önünü açmaktı.
Cehalet, halkın küçümsenecek bir özelliği değildir. Asıl cehalet, halkın bilgiye erişmesini, özgür düşünmesini ve kendi geleceğini belirlemesini engelleyen düzendir. Okuryazarlık bunun ilk basamağıdır. Bilimsel düşünce, eleştiri kültürü ve demokratik katılım ise yolun devamı. Diploma sahibi olmak, düşünsel bağımsızlığın güvencesi değildir. Ezberin egemen olduğu yerde bilgi gelişmez, itaat kültürü gelişir.
Cumhuriyetin asıl sınavı burada başlıyor.
Aradan geçen yüzyıla rağmen geçmişin saraylarını, padişahlarını ve ihtişam hikâyelerini bugünün siyasal özlemlerine malzeme yapan bir anlayışla karşı karşıyayız. Tarih elbette incelenmelidir. Geçmişi anlamak başka, geçmişin yönetim anlayışını yeniden kutsamak ise daha başkadır. Bir toplumun büyüklüğü, yöneticilerinin kaç odalı saraylarda yaşadığıyla değil, yurttaşlarının ne kadar özgür, çocuklarının ne kadar eğitimli, bilim insanlarının ne kadar üretken olduğuyla ölçülür.
Üstelik cumhuriyetin kazanımları yalnızca geçmişin hatırası değildir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, bağımsız yargı, özgür basın, eşit yurttaşlık ve seçme hakkı, bugünün de vazgeçilmez gereksinimleridir. İktidarın eleştiriden kaçması, demokrasinin temelini oluşturan denetim ve hesap verme sorumluluğunu aşındırır. Çünkü demokraside iktidar sahibi olmak, hesap vermekten muaf olmak değildir. Sandıktan çıkmak, hukukun ve yurttaşın üzerinde olmak değildir.
Cumhuriyet bir armağan olarak anılabilir, fakat özgürlük, kuşaktan kuşağa korunması gereken bir haktır. Onu yaşatmak, yalnızca bayramlarda anıtların önünde toplanmakla olmaz, gündelik yaşamda haklara sahip çıkmakla olanaklıdır. Anıtkabir’e yönelen kalabalıkların anlamını, sadece geçmişe duyulan saygıda aramamalıyız. Bugüne ve geleceğe yönelik beklentilerde de aramalıyız.
Türk ulusunun egemenliği, iktidarın mülkü değil, hatta sınırıdır. Cumhuriyetin özü budur. Bu sınır silinirse geriye sadece seçimlerin yapıldığı, fakat yurttaşın iradesinin daraltıldığı bir yönetim anlayışı kalır.
Tarihin bize öğrettiği, ülkemizi ileri taşıyan, geçmişin gölgesinde büyüyen saray özlemi değil, özgür düşünen, sorgulayan ve hesap sorabilen yurttaştır. Cumhuriyeti kurmak zordu. Onu demokrasiyle yaşatmak ise her kuşağın tarihsel görevidir.