Bizim oralarda değişim dediğin, evliya tekkelerinde cübbe değiştirmeye benzemez; insanın kendi mutlak doğrusuna ihanetidir malum! E, ana sütü gibi saf dogmalarla doymuşken insan, neden durup dururken kendini yenilesin ki? Mutlak doğrularımız değil mi bizi asırlardır esaret altında inleten?

Siyasetin her akşam TV ekranlarından millete şırınga ettiği "hikmetler", cemaatlerin o sıcak, sorgulatan değil uyutan huzurlu koynuyla birleşince sırtımız yere gelir mi?

Asla! Zaten "talim terbiye" dediğin o muazzam makine, ezberi marifet, kör itaati de ilim diye yutturmak için var.

Şüphe mi?

Aman efendim, ağzınızdan yel alsın!

Şüphe dediğin şey huzur bozar, koltuğu sarsar.

Soru sormak ise camiyi, havrayı, kiliseyi, dergâhı, meclisi ayağa kaldırır.

Herkesin elinde birer cetvel, halkın kafasına kendi mutlak doğrusunu kazıdığı bir ülkede yeni bir şey üretmek kimin haddine?

Bizim fabrika ayarlarımızda "üretmek" değil, gelenekselleşmiş bir sabırla "tüketmeden tüketilmek" var çünkü.

Yıllardır tarladaki toprağı bırakıp taşları suladık. Çiçek açmadı. Bir çeyrek asır daha geçti, yaprak bile kıpırdamadı.

Ama olsun, ümitsizliğe yer yok!

Biz sulamaya devam edelim; belki bir gün o betonlaşmış kafalar ve taşlar bize insafa gelir de iki kelam minnet duyar.

Ne de olsa inancımız tam: Su akar, yolunu bulur; ama bizim taşlar inatla yerinden kıpırdamaz!