Dünya siyasetinde bazen hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir. Emperyalizm, çıkarları gerektirdiğinde darbelerden yararlanır, yönetimler kurar, iktidarları destekler; gerektiğinde dinî hareketleri de siyasal birer araca dönüştürür. Dahası bütün bunları demokrasi, özgürlük ve güvenlik söylemlerinin arkasına gizleyebilir. Siyasal gelişmeleri sadece görünen aktörlerin ötesinde, arkasındaki çıkar ilişkileri üzerinden okumak gerekir.

Azerbaycan ile Türkiye arasında yaşanan son gerilim, dinin siyasal müdahale aracına dönüştürülmesinin çarpıcı bir örneğidir. Türkiye'deki bazı iktidar çevrelerinin Azerbaycan'ın eğitim ve laiklik politikalarına yönelik müdahaleci tutumu, Bakü'nün sert tepkisiyle karşılaştı. Azerbaycan Parlamentosu, iki ülkenin bağımsız ve egemen devletler olduğunu anımsatarak içişlerine karışılmasını kabul etmeyeceğini açıkladı. Peşinden Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral görevden alındı.

Asıl çelişki: Kendi ülkesinde laikliği aşındıran, dinin siyasetteki ağırlığını artıran bir iktidarın, başka bir ülkenin laiklik politikalarına din üzerinden müdahale etmeye kalkışması! Oysa kardeşlik, egemenliğe saygıyı gerektirir. “Bir millet, iki devlet” sözü, iki devletten birinin diğerine ideolojik yön verme yetkisi değildir. Laiklik ve ulusal egemenlik birbirinden ayrı düşünülemez.

İran örneği ise emperyalizm ile siyasal din arasındaki tarihsel ilişkilerin ne kadar karmaşık olabileceğini gösteriyor. ABD'nin 1953'te Musaddık hükümetine karşı gerçekleştirdiği darbeyle Şah yönetimini yeniden iktidara taşıdığı biliniyor. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın Şah'ı da Humeyni'yi de kendilerinin iktidara getirdiği yönündeki sözleri yeni bir tartışma başlattı. 1953 darbesinin belgelenmiş olması, 1979 İran Devrimi'nin ABD tarafından gerçekleştirildiğini kanıtlamaz. Humeyni'nin yükselişini İran’ın kendi tarihsel ve siyasal dinamikleri içinde değerlendirmek gerekir.

İran'daki molla rejimini sırf ABD karşıtı söylemi nedeniyle antiemperyalist ilan etmek de doğru değildir. Kadınları, emekçileri, farklı inanç ve düşünceleri baskı altında tutan, mezhepçiliği ve teokratik yönetimi devlet politikası hâline getiren bir iktidar, emperyalizme karşı çıktığı için ilerici değildir. Emperyalizme karşı olmak, gericiliğe arka çıkmayı haklı çıkarmaz. Birini eleştirirken diğerine susmak, ilkesel tutum değil, siyasal tercihtir.

Brezilya'da Lula da Silva'nın 25 Ekim 2026'da Flávio Bolsonaro karşısında seçimleri kazanarak dördüncü kez devlet başkanlığına seçilmesi ise başka bir kapı aralıyor. Otoriter sağın yükselişine karşı halkın sandıkta verdiği yanıt, toplumsal mücadelenin ve demokratik siyasetin hâlâ güçlü bir seçenek olduğunu gösteriyor. Lula'nın zaferi elbette bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Ancak iktidarın değişmez bir yazgı olmadığını, halk iradesinin siyasal dengeleri değiştirebileceğini açıkça ortaya koyuyor.

Siyasette ölçümüz ne olacak? İktidarların çıkarları mı, halkların özgürlüğü mü? Mezhepçi hesaplar mı, laiklik mi? Emperyalist güçlerin planları mı, ulusal egemenlik mi?

Gerçek antiemperyalistler, Washington'a karşı çıkarken Tahran'ın baskısına susmaz. Laikliği savunurken başka ülkelerin egemenliğini çiğnemez. Demokrasi adına konuşurken kendi ülkesindeki otoriterliğe kılıf aramaz.

Zira emperyalizme karşı mücadele, yalnızca dış güçlere karşı durmanın ötesinde her türlü bağımlılığa, gericiliğe ve baskıya karşı halkın özgürlüğünü savunmaktır. İlkeler, işimize geldiğinde takıp çıkardığımız birer siyasal maske değildir.