İklim krizinin kapıya dayandığı, ormanların, su kaynaklarının ve tarım alanlarının hızla daraldığı bir dünyada, doğayı korumak artık bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur. Ne var ki doğayı korumakla görevlendirilenlerin, doğanın geleceğini tehdit eden anlayışlarla yan yana durması, üzerinde önemle düşünülmesi gereken ciddi bir çelişkidir.

9-20 Kasım'da Antalya'da düzenlenecek COP31, Birleşmiş Milletler'in iklim zirvesi. Türkiye ev sahibi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum COP31 Başkanı. Peki, bu zirvenin çevre duyarlılığı hangi ölçütlere göre belirleniyor?

COP31'in resmî internet sitesinde Cengiz Holding'e “Sürdürülebilir Dönüşüm Ortağı”, Kalyon Holding'e “Karbon Denkleştirme Ortağı" unvanı verilmiş. Limak, IC, Rönesans ve Sinpaş holdingleri ise "İklim Destekçileri” arasında sıralanmış.

Düşündürücü olan şudur:

Akbelen'de kömür madenciliği nedeniyle yaşanan orman tahribatı, İkizdere'deki taş ocağı mücadelesi, Kazdağları'ndaki madencilik tartışmaları ve farklı bölgelerdeki büyük ölçekli projeler nedeniyle çevre hareketlerinin eleştirdiği şirketler, şimdi iklim mücadelesinin destekçileri arasında.

Tilkiyi kümese bekçi yapmak gibi!

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) de bu çelişkiye dikkat çekiyor. Mesele şirketlerin konferansta bulunmasının ötesinde, faaliyetlerinin çevresel sonuçları bağımsız, bilimsel ve şeffaf ölçütlerle değerlendirilmeden onlara iklim dostu kimliği kazandırılmasıdır.

Basit fakat önemli bir sorumuz: Bir şirketin ekonomik büyüklüğü, onun çevresel sorumluluğunun ölçüsü olabilir mi? Bir orman kesildikten, bir su havzası zarar gördükten, bir köy yaşam alanını yitirdikten sonra şirketin adını yeşil bir logonun yanına yazmak, kaybolanları geri getirir mi?

İklim mücadelesi reklam kampanyası değildir. Yeşil renkli afişler, süslü sloganlar ve uluslararası toplantılarla doğa korunmaz. Bunun için üretim anlayışının, enerji politikalarının ve yatırım tercihlerinin değişmesi gerekir. Tersine yeşil dönüşüm söylemi, eski düzenin yeni ambalajlarla pazarlanmasından öteye geçemez.

Üstelik konu yalnızca birkaç şirketin tercih edilmesi de değildir. Asıl sorgulamak istediğimiz, kamusal bir etkinliğin paydaşları belirlenirken hangi ölçütlerin esas alındığıdır. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve bilimsel denetim yoksa, çevre duyarlılığı da kolayca bir halkla ilişkiler malzemesine dönüşür.

Doğayı korumakla doğadan rant devşirmek aynı şey değildir. İklim krizine çözüm arayan bir zirvenin inandırıcılığı, kürsüsündeki sözlerle değil, arkasında durduğu uygulamalarla ölçülür.

Doğayı tahrip eden faaliyetlerin üzerini yeşil bir etiketle örtmek, yeşil dönüşüm değil, yeşil aklama olacaktır.

Ülkemizin ormanları, dereleri, kıyıları ve yaşam alanları şirketlerin bilançosuna sığdırılamaz. Doğa kimsenin mülkü, gelecek kuşaklar da bugünün çıkar hesaplarının borçlusu değildir.

COP31'de dünyaya vereceğimiz asıl mesaj, şirketlerin kaç tanesinin destekçi ilan edildiği değil, doğanın ve kamusal yararın gerçekten kimin yanında durduğudur.