İnsanlar birbirleriyle karşılaştıklarında çoğu zaman gerçeği değil, birbirlerini üzmeyecek sözü söylerler.
“Nasıl gidiyor?”
“İyi.”
Oysa bazen insanın yüzü başka, söylediği söz başkadır.
Zira “iyiyim” demek kolaydır. Asıl zor olan, insanın kendisine dönüp “Gerçekten iyi miyim?” diye sormasıdır. Bu soru yalnız bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Bir ülke için de...
Gerçekten iyi miyiz? Yoksa iyi görünmeye mi çalışıyoruz? Bugün “iyi” sözcüğü, gerçeği anlatmaktan çok gerçeği örtmenin aracı gibi kullanılıyor. Ekonomi soruluyor:
“İyi.”
Eğitim?
“İyi.”
Adalet?
“İyi.”
Toplum?
“Çok iyi.”
Peki bütün bu “iyilerin” toplamında ortaya nasıl bir ülke çıkıyor?
Asıl soru budur. Zira hayat, sözcüklerle değil, sonuçlarla ölçülür. Ülkemizde insanlar geçim sıkıntısı çekiyorsa, gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, eğitim fırsat eşitliğinden uzaklaşıyorsa, adalete güven konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyorsa, toplumsal dayanışmanın yerini çıkar ilişkileri alıyorsa, bütün bunların üzerine yalnızca “Her şey yolunda” demek gerçeği değiştirir mi?
Gerçek, söylenenden bağımsız olarak orada durur. İnsan bazen kötü haberi duymamak için kulağını kapatır. Toplumlar da yapabilir bunu.
Gazeteyi açar; hoşuna giden haberi okur, ötekini geçer. Televizyonu açar; gerçeği anlatanı değil, kendisini rahatlatanı dinler. Sosyal medyada kendi düşüncesini paylaşanların arasında dolaşır; böylece herkesin kendisi gibi düşündüğünü sanır.
Sonra da ortaya çıkan tabloya bakıp: “Bizim durumumuz iyi.” der.
Oysa aynaya bakmakla aynada görüneni değiştirmek aynı şey değildir. Bir ülkenin sorunlarını konuşmak, o ülkeyi kötülemek değildir. Tam tersine... Sorunu görmek, çözmenin ilk koşuludur.
Hastanın hastalığını söylemek hastaya düşmanlık olmadığı gibi, toplumun yanlışlarını söylemek de topluma düşmanlık değildir. Asıl tehlike, hastalığı saklamaktır. Bugün bir başka alışkanlığımız daha var: Kötüyü normalleştirmek. Dün şaşırdığımız şeye bugün alışıyoruz. Dün kabul edemediğimizi bugün “Böyle gelmiş, böyle gider” diyerek kabulleniyoruz.
Yanlışlar çoğaldıkça yanlışın kendisi değil, ona itiraz etmek garip karşılanıyor. Böylece toplumun ölçüleri de yavaş yavaş değişiyor. Önce kötüye alışıyoruz. Sonra kötüyü savunuyoruz. En sonunda da kötünün karşısında duran insanı sorun olarak görmeye başlıyoruz. Çürüme biraz da böyle başlıyor.
Toplumların sağlığı, yalnızca gelir düzeyiyle ölçülmez. İnsanların birbirine güveniyle, hukuka bağlılığıyla, eğitime verdiği değerle, bilime duyduğu saygıyla, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığıyla, çocuklarına nasıl bir gelecek bıraktığıyla da ölçülür.
Üstelik bunların hiçbirisi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Bir ülkede insanlara “Nasılsın?” diye sorulduğunda herkes “İyiyim” diyebilir. Ama çocukların geleceğe bakışı, gençlerin umutları, emeklinin sofrası, öğretmenin çalışma koşulları, yurttaşın adalet duygusu ve toplumun birbirine güveni aynı soruya daha gerçek bir yanıt verebilir.
Zira toplumun gerçek karnesi, söylenenlerde değil, yaşananlarda ortaya çıkar. Bana sorarsanız konu kötümser olmak ya da iyimser olmak da değildir. Konu gerçekçi olmaktır. Gerçeği görmekten korkmamak... Yanlışa yanlış, doğruya doğru diyebilmek... İyi olanı küçümsemeden, kötü olanı da “aman düzen bozulmasın” diye gizlememek... zira gerçeklerden kaçan toplumlar sorunlarını çözemez.
Sadece sorunlarını erteler. Erteledikçe de bedeli büyür. Bu nedenle bugün kendimize yeniden sormamız gerekiyor:
İyi miyiz? Belki... Ama bu sorunun yanıtını, birbirimize söylediğimiz sözlerden değil, ülkenin gerçeklerine bakarak vermeliyiz. Zira “İyiyiz” demek başka, gerçekten iyi olmak başka şeydir.
Unutmayalım ki:
Gerçeği görmek ülkeyi küçültmez. Gerçeği gizlemek de ülkeyi büyütmez.