Kadife Eldivenli Akbabalar ve Rızık Tarlasının Yeni Hasatçıları

Çünkü aç bir insanı yalnızca ekmeksizlik yaralamaz.

Kendi ekmeğinin başkasının sofrasına taşındığını görmesi de yaralar.

Hele bir de kendisine, o sofranın bereketine şükretmesi öğütleniyorsa...

SANDIĞIN İÇİNDEN

ÇIKAN ALTIN MUSLUK

Demokrasinin en güzel tarafı, yönetenlerin yetkilerini yönetilenlerden almasıdır.

En büyük çelişkisi ise o yetkinin bazen sahibine karşı kullanılabilmesidir.

Seçim meydanlarında herkes halkın hizmetkârıdır. Mikrofonlar önünde mütevazılık yarışları düzenlenir. Vatandaşın eli sıkılır, çocukların başı okşanır, emeklinin sofrasına oturulur.

Sonra seçim biter.

Makam araçlarının camları kapanır. Korumalar çoğalır. Randevular seyrekleşir. Dün aynı sofrada ekmek bölüşülen vatandaş, bugün bütçeye yük olarak tartışılmaya başlanır.

Kokoş Kuleleri'nin sakinleri ise böyle zamanlarda tasarruf tedbirlerinin kendilerine uğramamasını umarlar.

Çünkü onların ekonomisinde musluklar farklı çalışır.

Bir musluktan damla damla emekli maaşı akar. Diğerinden teşvikler, imtiyazlar ve kamu kaynakları...

Birincisinin vanası bütçe disiplini gerekçesiyle kısılır. İkincisinin vanası ise her fırsatta yeniden tartışmaya açılması gereken bir kamu meselesidir. Torba yasalarla affa uğrar.

Vatandaşa kemer sıkmayı anlatanların kendi çevrelerine tanıdıkları imkânlar sorgulanmadığında, tasarruf bir ekonomi politikasından çok bir sınıf ayrıcalığına dönüşür.

Ve insan ister istemez sorar:

Bu memlekette kıt olan kaynaklar mı, yoksa kaynakları adil dağıtma iradesi mi?

KADİFE ELDİVENLİ

AKBABALAR

Akbabaların doğada önemli bir görevi vardır. Ölü hayvanları ortadan kaldırarak ekolojik dengeye katkıda bulunurlar.

Bizim kadife eldivenli akbabalarımız ise biraz farklıdır.

Onlar, henüz ölmemiş işletmelerin üzerinde dolaşır. Zora düşmüş şirketlerin, borçlandırılmış üreticilerin ve yıllarca emek verilmiş mülklerin çevresinde uygun fırsatları beklerler.

Bir işletme tökezlediğinde yardım etmek yerine ne zaman yere düşeceğini hesaplayanlar vardır.

Üstelik bunların pençelerinde tırnak değil, sözleşme; gagalarında kemik değil, mühür bulunur.

Bu benzetmenin gerçek akbabalara haksızlık olduğunu kabul ediyorum. Çünkü doğadaki akbabalar açlıklarını gidermek için avlanır.

İnsanın açgözlülüğünün ise bilinen bir doyma sınırı yoktur.

Bir şirket yetmez, ikincisi gerekir. Bir arsa yetmez, yanındaki de alınmalıdır. Bir ihale yetmez, ötekine de talip olunur.

Nihayetinde mesele zenginleşmekten çıkar, başkasının sahip olduğu her şeyi kendi mülkiyetine geçirme tutkusuna dönüşür.

İşte bu noktada hukuk, dürüst insanların sığınağı olmaktan çıkıp fırsatçıların alet çantasına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

KULELERİN

TEMELİNDEKİ ÇATLAK

Her bina bir temel üzerine kurulur.

Kimi kaya üzerine, kimi sağlam toprağa...

Kokoş Kuleleri'nin temeli ise görünmeyen bir zemine dayanır: İnsanların adalete duyduğu güvene.

O güven aşındığında en yüksek kulelerin bile manzarası değişir.

Bir çiftçi, toprağının yarın elinden alınmayacağına inanmazsa ekmek istemez. Bir sanayici, kurduğu fabrikanın geleceğinden emin değilse yatırım yapmaz. Bir girişimci, yıllarca çalışarak büyüttüğü şirketini koruyabileceğine güvenmiyorsa üretmek yerine parasını güvenli bir yerde tutmayı düşünür.

Ve bir genç, emeğinin karşılığını alacağına inanmazsa hayallerini başka ülkelerin havaalanlarında aramaya başlar.

İşte asıl ekonomik yıkım burada başlar.

Yıkılan yalnızca fabrikalar, kapanan yalnızca iş yerleri değildir. İnsanların çalışma, üretme ve geleceğe inanma iradesi de aşınır.

Böyle bir ülkede gökdelenler yükselmeye devam edebilir. Lüks otomobillerin sayısı artabilir. Servet tabloları her yıl yeni rekorlar gösterebilir.

Fakat zenginleşen kulelerle yoksullaşan sokaklar arasındaki mesafe büyüdükçe, o ülkenin refahını yalnızca kulelerin yüksekliğiyle ölçmek mümkün olmaz.

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, birkaç kişinin ne kadar servet biriktirdiğinden çok, milyonlarca insanın emeğiyle nasıl bir hayat kurabildiğinde saklıdır.

HASAT ZAMANI

Hasat Zamanı

Sonbahar geldiğinde herkes ektiğini biçer, derler.

Fakat bizim rızık tarlasında işler biraz karışmış görünüyor.

Eken başka, sulayan başka, biçen başka...

Birileri tarlanın ortasına kurulmuş, hasadın kendiliğinden önlerine gelmesini bekliyor. Üstelik çiftçiye de sabırlı olmasını öğütlüyor.

Ne de olsa sabır, başkasına tavsiye edildiğinde masrafsız bir erdemdir.

Oysa tarihin ve ekonominin bize tekrar tekrar gösterdiği bir gerçek var: Üretmeyenlerin tüketimi, üretenlerin sırtında sonsuza kadar taşınamaz.

Hukukun boşluklarından elde edilen servet, hukuka duyulan güveni tüketiyorsa; ayrıcalıklarla büyüyen zenginlik, toplumun geri kalanını yoksullaştırıyorsa ortada yalnızca bir gelir dağılımı sorunu yoktur.

Ortada, kendi geleceğini yiyerek beslenen bir düzen vardır.

Ve böyle bir düzende en tehlikeli şey, insanların yoksullaşması kadar, dürüstçe çalışmanın artık bir anlamı kalmadığına inanmaya başlamalarıdır.

Kokoş Kuleleri'nin sakinleri bugün teraslarından şehri seyrediyor olabilirler.

Fakat aşağıda, o kulelerin gölgesinde yaşayan milyonlarca insanın da bir hayatı, bir hafızası ve bir adalet beklentisi var.

Günün birinde o beklentinin karşılanması için kulelerin yıkılması gerekmiyor.

Hukukun gerçekten işlemesi, kamu kaynaklarının hesabının verilmesi ve alın terinin yeniden değer kazanması yeterli.

Çünkü mesele zenginlerin yüksek binalarda yaşaması değil; o binaların temellerine kimlerin hakkının gömüldüğüdür.

Ve unutmayalım: Bir ülkenin felaketi, akbabaların çoğalmasıyla değil, insanların akbabalığı bir geçim kapısı olarak görmeye başlamasıyla başlar.