Bir çocuk okulun kapısından silahla giriyorsa, artık yalnızca bir çocuğun davranışını konuşamayız. O noktaya gelinceye kadar yaşananları da konuşmak zorundayız. Zira şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Önce dilde başlar, hakarette, aşağılamada, tehditte ve zorbalıkta büyür. Evde öğrenilir, çevrede beslenir, ekranda sıradanlaşır. Sonunda bir gün karşımıza silah olarak çıkar.
O zaman sorarız: “Bu çocuk bunu nasıl yaptı?” Oysa asıl soru: Biz bu çocuğu buraya gelinceye kadar nasıl yetiştirdik?
Hiçbir çocuk dünyaya şiddet kültürüyle doğmaz. İnsan, doğduğunda yalnızca biyolojik bir varlıktır. Kişiliği ve değerleri, ailesi, okulu, arkadaş çevresi ve yaşadığı toplum içinde biçimlenir. Çocuklar sadece kendilerine söyleneni değil, gördükleri ile de öğrenir. Büyüklerin birbirine nasıl konuştuğunu, gücün nasıl kullanıldığını, kaba kuvvetin nasıl karşılık bulduğunu görürler. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir ortamda yetişen çocuğa sonra “Şiddet kötüdür.” demek yeterli olmaz.
Doğal olarak çocuk sorar: “Öyleyse büyükler neden yapıyor?” Çocuklarımıza başarıyı öğretiyoruz. Daha yüksek not, daha iyi okul, daha iyi meslek, daha çok para... Peki insan olmayı ne kadar öğretiyoruz? Kazanmayı öğretirken adaleti, rekabeti öğretirken dayanışmayı, kendini savunmayı öğretirken başkasının hakkına saygıyı ne kadar anlatıyoruz?
Eğitim yalnızca bilgi vermenin ötesinde insan yetiştirmektir. Bir çocuk sınavlarda başarılı olabilir ama öfkesini yönetemeyebilir; iyi bir meslek sahibi olabilir ama başkasının acısını anlayamayabilir. Demek ki eğitim eksikliği var. Çocuk okulda ders yapar, hem de birlikte yaşamanın kurallarını da öğrenir.
Bu nedenle zorbalık, “Çocuklar arasında olur.” denilerek geçiştirilemez. Zorbalık, şiddetin okul çağındaki biçimidir. Bugün şaka diye geçiştirilen bir aşağılama, yarın daha ağır bir davranışa dönüşebilir. Öğretmenin, okul yönetiminin ve ailenin görevi yalnızca olay çıktıktan sonra müdahale etmek değil, olay çıkmadan önce görmektir.
Çocuklarımız artık yalnızca okuldan ve aileden de öğrenmiyor. Sosyal medya, diziler, oyunlar ve internet dünyası da onların değer algısını etkiliyor. Şiddetin eğlenceye, hakaretin mizaha, suçun kahramanlığa dönüştürüldüğü içeriklerin çocuklar üzerindeki etkisini küçümseyemeyiz.
Elbette her şiddet içeriğini izleyen çocuk şiddet uygulamaz. Ancak sürekli karşılaşılan davranışların zamanla normalleşebileceğini de yok sayamayız. Bir çocuk şiddet uyguladığında hukuk elbette devreye girmelidir. Başkasının yaşam hakkını tehdit eden davranış hoş görülemez. Ancak yalnızca cezalandırmak sorunu çözmez.
Ceza sonuca müdahale eder, eğitim ise sorunun köküne iner. Devletin görevi de yalnızca suç işlendikten sonra güvenlik önlemi almak değildir. Çocukların güvenli okul ortamına, yeterli rehberlik hizmetine ve sağlıklı bir eğitim çevresine kavuşmasını sağlamak da kamusal sorumluluktur. Zira çocuk yalnızca ailesinin değil, toplumun geleceğidir.
Her olaydan sonra aynı kolay tümceleri kuruyoruz. “Çocuk bozuldu.” “Gençlik nereye gidiyor?” “Yeni nesil çok kötü.” Böyle söyleyince sorumluluğu çocuğun üzerine bırakıp kendimizi dışarıda tutuyoruz. Oysa çocukları yetiştiren biziz.
Adaleti anlatıp adaletsiz davranıyorsak, saygıdan söz edip birbirimize hakaret ediyorsak, sevgiyi savunup öfkeyi normalleştiriyorsak çocukların sözlerimizden önce davranışlarımızı öğreneceğini bilmeliyiz.
Bir çocuğun elinde silah gördüğümüzde yalnızca “Bu çocuk neden böyle oldu?” diye sormayalım. “Bu çocuğa yıllardır ne öğrettik?” diye de soralım. İnsanın değerini mi? Yoksa gücün değerini mi? Adaleti mi? Yoksa güçlü olanın haklı olduğu düşüncesini mi?
Ülkemizin gereksinimi yalnızca daha güvenli okul kapıları değildir. Güvenlik sağlanmalı, silaha erişim önlenmeli, şiddet karşısında hukuk işletilmelidir.
Fakat bütün bunların yanında daha temel bir görev vardır: İnsan yetiştirmek. Çünkü şiddet çocukla başlamaz. Bir hakaretle başlar. Bir aşağılamayla... Bir zorbalıkla... Bir ötekileştirmeyle...
Toplum bunları zamanında görmezden gelirse, bir gün sonuç okul kapısında karşımıza çıkar. O gün şaşırmaya hakkımız yoktur. Zira çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, onlara sunduğumuz dünyayı öğrenir.
Asıl soru: Çocuklarımızı değil, önce kendimizi sorgulamaya hazır mıyız?