Toplumların gerçek uygarlık düzeyi sadece ekonomi teknoloji, yollarıyla ve binalarıyla ölçülmez.

Asıl soru: O toplumda insanın hakkı ne kadar korunuyor? Güçlü ile güçsüz karşı karşıya geldiğinde hukuk kimin yanında duruyor? Devlet, yurttaşın hakkını koruyan bir güvence mi, yoksa yurttaş karşısında sınırsız bir güç mü?

Zira hukuk sadece kanun, yönetmelik ve maddelerden ibaret değildir. Hukukun bir ruhu vardır. O ruhun adı adalettir. Adalet yoksa hukuk, kâğıt üzerindeki kurallar toplamına dönüşür.

Antik çağlardan beri adalet ile erdemin birlikte düşünülmesinin nedeni de budur. Sokrates'ten Aristoteles'e uzanan düşünce geleneğinde iyi insan, yalnızca kendisi için doğru olanı arayan değil, başkasının hakkını da gözeten insandır.

Zira ahlak, insanın yalnızca kendisiyle ilişkisinin ötesinde. Ahlak, insanın başkasının hakkı karşısındaki tutumudur. Bir insanın hakkını çiğnememek ahlaktır. Devletin yurttaşın hakkını çiğnememesi ise hukuk devletinin temelidir.

Hukuk, güçlülerin elinde güçsüzleri hizaya getiren bir araca dönüşürse yalnız hukuk zarar görmez, toplumun adalet duygusu da aşınır. İnsanlar şunu düşünmeye başlar: “Demek ki haklı olmak yetmiyor.” “Demek ki güçlü olmak gerekiyor.”

Tehlike burada başlıyor. Zira adalete güvenini kaybeden toplum, yalnız mahkemelere değil, birbirine de güvenini kaybeder.

Oysa Cumhuriyetin özünde başka bir anlayış vardır: Yurttaş, devlet karşısında kul değil, hak sahibidir. Egemenlik ulusa aittir. Devletin de hukuk karşısında sınırları vardır. Hukukun temel işlevlerinden biri de zaten devlet gücünü sınırlamak, yurttaşın hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Bu nedenle hukuk devleti, sadece “kanunların olduğu devlet” değildir. Kanunların da adalet ve Anayasa sınırları içinde uygulandığı devlettir. Bugün Türkiye'de yargının bağımsızlığı, adil yargılanma, kişi özgürlüğü, masumiyet karinesi ve mahkeme kararlarının uygulanması gibi konular yalnız hukukçuların konusu değildir.

Bunlar doğrudan Cumhuriyetin niteliğiyle ilgilidir. Zira Cumhuriyet sadece sandık değildir. Cumhuriyet, yurttaşlık, eşitlik, hukuk ve özgürlüktür.

Siyasi iktidarlar değişebilir. Partiler gelir ve gider. Fakat hukuk, iktidarların üzerinde kalması gereken ortak zemindir.

Bugün başkasının hakkını savunamıyorsak, yarın kendi hakkımızı savunacak bir hukuk zemini bulamayabiliriz. Gerçek hukukçuluk gerçek yurttaşlık burada başlar. Sevdiğimiz insanın değil, haklı olanın hakkını savunabilmek. Sokrates'in yüzyıllar önce karşı çıktığı düşünce bugün de insanlığın önündedir.

“Güçlü olan haklıdır.”

Hayır.

Hukukun ve uygarlığın bütün uğraşı bu anlayışı yenmek için verilmiştir. Güç, hukukun yerine geçmemelidir. Siyaset, adaletin yerine geçmemelidir. Devlet, yurttaşın üzerinde sınırsız bir kudret olmamalıdır. Zira güç hukukun yerine geçerse güçlenen devlet değil haksızlıktır.

Hukuk siyasetin emrine girdiğinde düzen kurulmaz, güvensizlik büyür. Adalet ertelendiğinde toplum sakinleşmez; adalet duygusu yara alır. Bu nedenle Türkiye'nin bugünkü gereksinimi sadece daha çok yasa değil, hukuka bağlılık, daha çok makam değil, sorumluluk, daha çok güç değil, adalet, daha çok siyasal söylem değil, erdemdir.

Zira hukuk, devletin yurttaşa verdiği bir lütuf olmayıp, devletin kendisini sınırlamasıdır. O sınır ortadan kalkarsa sadece hukuk devleti değil, Cumhuriyetin ruhu da yara alır.

Ahlakın devlet içindeki adı hukuktur.