Anadolu toprağı bereketlidir. Nice uygarlık doğdu bu topraklarda. Nice devlet kuruldu, nice imparatorluk yükseldi. Fakat tarih bize gösterdi ki: Devletleri yıkan sadece düşmanlar değildir. Akıldan uzaklaşmak, bilimi küçümsemek, liyakati yok etmek ve hukuku zayıflatmak da devletleri içeriden çökertir.

Osmanlı'nın son döneminde görülen rüşvet, kayırma, liyakat kaybı ve kurumların bozulması, çöküşün yalnızca dışarıdan gelen saldırılarla açıklanamayacağını gösteren tarihsel gerçeklerdir.

Tarih değişti. Ama ders değişmedi. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı iş, yalnızca işgal altındaki bir ülkeyi kurtarmak değildi. Bir zihniyeti değiştirmekti. Kulluğun yerine yurttaşlığı, dogmanın yerine aklı, cehaletin yerine eğitimi, ayrıcalığın yerine eşitliği, kişisel iradenin yerine hukuku koymaya çalıştı.

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanı, Milli Mücadele'nin askerî zaferini yeni bir devlet ve yönetim anlayışıyla tamamlayan tarihsel dönüm noktasıydı. Cumhuriyet bu nedenle yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Bir çağdaşlaşma projesidir.

Bugünkü asıl sorumuz, Atatürk'ü kimin daha çok sevdiği değildir. Asıl soru: Atatürk'ün adını anarken onun savunduğu değerlere ne kadar sahibiz? Bilim mi? Liyakat mi? Hukuk mu? Eşit yurttaşlık mı? Özgür düşünce mi? Yoksa Atatürk'ü yalnızca törenlerde, afişlerde ve özel günlerde mi anımsıyoruz?

Zira Atatürk'ü anmak kolaydır. Atatürk'ün gösterdiği yolda yürümek zordur. Adını söylemek kolaydır. Cumhuriyet'in hukukunu savunmak zordur. Bir ülkede liyakat yerine torpil geçiyorsa... Hukukun yerine kişisel ilişkiler konuyorsa... Bilginin yerine biat geçiyorsa... Eleştirinin yerine alkış isteniyorsa... Devlet makamı kamu hizmetinden çok kişisel güç aracı olarak görülüyorsa... Sorun yalnızca yönetim sorunu değildir.

Devlet düzeninin ahlakı bozuluyor demektir. Çünkü ahlakın devlet içindeki adı hukuktur. Hukuk da yalnızca kanunların varlığı değildir; devletin ve yurttaşın aynı kurallara bağlı olması, iktidarın denetlenebilmesi ve hakkın herkese eşit uygulanmasıdır. İşte Cumhuriyet'in bize bıraktığı en büyük miras burada başlıyor.

Cumhuriyet, yurttaşa yalnızca seçme hakkı vermedi. Devlet karşısında hak sahibi olma bilinci verdi. Kadını yurttaşlık hayatının dışına iten anlayışı değiştirdi. Eğitimi dönüştürdü. Hukuk düzenini yeniledi. Bilimsel düşüncenin önünü açtı. Daha önemlisi, devletin sahibinin bir hanedan ya da ayrıcalıklı bir sınıf değil, Türk ulusu olduğunu ilan etti.

Bunların bazılarını sıradan görüyor olabiliriz. Fakat tarihte hiçbir hak, kazanıldığı gün kadar sıradan değildi. Asıl nankörlük, Atatürk'ün adını unutmak değildir. Asıl nankörlük, onun neden ortaya çıktığını anımsamamaktır.

Neden Cumhuriyet kuruldu? Neden laiklik? Neden bilimsel eğitim? Neden hukuk? Neden yurttaşlık? Neden bağımsızlık?

Bu soruların yanıtlarını unutursak, Cumhuriyet'in sadece adı kalır. İşte o zaman tarih yeniden kapımızı çalar.

Bugün Türkiye'nin önündeki konu geçmişle kavga etmek değil, geçmişten ders çıkarmaktır. Atatürk'ü putlaştırmak da yanlıştır, küçümsemek de. Doğru olan, onun açtığı akıl ve bilim yolunun neden gerekli olduğunu anlamaktır. Cumhuriyet'i korumak, hukuku üstün tutmaktır. Liyakate sahip çıkmaktır. Bilimi savunmaktır. Kamu kaynaklarını kişisel çıkardan korumaktır. Yurttaşın hakkını yöneticinin lütfu olmaktan çıkarmaktır. Devleti kişilerden büyük bilmektir. Anadolu'nun toprağı hâlâ bereketlidir.

Fakat toprağın bereketi yetmez. Hafıza da diri olmalıdır. Zira bir ulus, kahramanlarını yalnızca anarak onlara borcunu ödemez. Onların uğruna savaştığı değerleri yaşatarak öder. Atatürk'e borcumuz yalnızca bir anıt dikmek değildir. Cumhuriyet'e borcumuz yalnızca bayrak taşımak değildir. Şehitlere borcumuz yalnızca törenlerde adlarını anmak değildir. Asıl borç, bize bırakılan Cumhuriyet'i gelecek kuşaklara daha güçlü bırakmaktır.

Türk ulusunun en büyük borcu budur. Cumhuriyet'i yaşatmak. Dahası bu borcun... son ödeme tarihi yoktur.