İnsanoğlu, var olduğu günden beri görünür olmanın, bir aidiyete ya da güce tutunmanın yollarını aramıştır. Kimi zaman taşa kazınan bir mühür, kimi zaman göğse iliştirilen parlak bir madalya... Ancak iktidar ve erkin doğasında öyle bir ironi vardır ki, semboller çoğaldıkça anlam buharlaşır; rozetler parladıkça hakikat gölgelenir.

Bugün baktığımız her yerde aynı manzarayla karşılaşıyoruz: İktidarın göğse taktığı nişanlar çoğaldıkça, toplumun omuzlarına binen yükler de katlanıyor.

Aslında meselenin özü tam da burada düğümleniyor. Çünkü her rozet, yalnızca bir başarıyı veya payeyi değil; aynı zamanda çözülen bir bağın, koparılan bir ipliğin ve üzeri ustalıkla örtülen bir derdin tescilidir. Göğüsler madalyalarla, unvanlarla ve kurdelelerle süslendikçe, o göğüslerin taşıdığı vicdanlar aynı oranda tenhalaşıyor. Şatafatın ve görkemin sardığı salonlar kalabalıklaştıkça, insanın insana karşı duyduğu sorumluluk ıssızlaşıyor, sessizliğe gömülüyor.

Bir toplumda rozetler ne kadar çok konuşuluyorsa, sorunlar da o kadar halının altına süpürülüyor demektir. Nişan törenlerinin ışıltısı, sokaktaki insanını feryadını bastırmaya yettiği sürece adalet kisvesi altında büyük bir boşluk üretilir. Çünkü iktidar kendi meşruiyetini göğsüne taktığı demir parçalarına, unvanlara ve taraftar kalabalıklarına dayandırmaya başladığında, gerçeğin sesini kısmak birincil reflekse dönüşür.

Oysa tarih bize göstermiştir ki, en güçlü iktidarlar bile rozetlerle değil, adaletle ve toplumsal bağların sağlamlığıyla ayakta kalır. Ne yazık ki günün sonunda geriye kalan tek şey şu acı hakikat oluyor:

Çoğaldıkça rozetler, hakikat unutturulurmuş.

Ve unutulan her hakikat, yarın o görkemli sarayların ve parlak madalyaların üzerine bir çığ gibi düşmek için sırasını bekler.