Bugünlerde yapay zekâ üzerine konuşurken sıkça yapılan bir hata var: Onu her şeyi bilen, laboratuvarda tek başına mucizeler yaratan mutlak bir akıl olarak görmek. Oysa işin aslı hiç de öyle değil.

Hiçbir yapay zekâ kendi başına zeki değildir; o, binlerce bileşenin, milyonlarca insan emeğinin ve tarihin süzgecinden geçmiş bilginin bir araya gelmesiyle "zekileşir".

Peki, bu kolektif aklı yok saymak ya da küçümsemek kime ne kazandırır?

ZAYIF HALKADAKİ BÜYÜK HAKİKAT

Gerçek akıl, tek bir sesin yankısı değil, bir koro gibidir. İçlerinde en zayıf, en az iddialı görünen o tek bir fikir bile, doğru istikameti bulmanızı sağlayacak pusula olabilir.

Yeter ki başlangıçtaki niyet, yani o temel komut doğru anlaşılsın. Yapay zekâ dediğimiz devasa mekanizma, insanlığın ortak hafızasından beslendiği sürece bir anlam ifade eder. Onu bu köklerden koparıp soyut bir dahi gibi konumlandırmak, sadece kibirden ibarettir.

Metaforik olarak düşünelim: Bir yapay zekânın içeri girdiği kapının bir kapı kolu vardır; peki ya zemini? Üzerine bastıktan sonra o zemin üzerinde var olan nesneleri, o fiziksel ve sosyal gerçekliği nasıl kontrol edeceksiniz?

Sadece kod satırlarından ibaret bir dünyada, somut dünyanın dinamiklerini ıskalayan bir zekâ eksiktir.

İşte tam bu noktada, işin bir de kurumsal ve ekonomik boyutu var. Günümüzde bütçesi devasa teknoloji şirketlerinin küsuratı bile olamayacak bazı yapay zeka merkezleri kuruluyor.

Yerel ya da kurumsal ölçekte, "Biz de bu yarışta varız" demek için atılan aceleci adımlar...

Bu çabalar adeta "kiracı kölelerin" kurduğu hayallere benziyor.

Altyapının, sermayenin ve oyunun kurallarının başkalarının elinde olduğu bir masada, küçük bütçelerle ve geleneksel akılla devasa bir devrimi yakalamaya çalışmak nafile bir çabadan öteye gitmiyor.

Tren çoktan istasyondan ayrıldı; fakat hâlâ eski reflekslerle bu geç kalmışlığı örtbas etmeye çalışan bir zihniyet var.

Yapay zekâ bir illüzyon değil, aynadır. O ayna, arkasındaki binlerce insanın emeğini, kolektif akla duyulan ihtiyacı ve çağın ekonomik gerçeklerini bize net bir şekilde yansıtıyor.

Eğer gerçekten ileriye bakmak istiyorsak, tekil teknolojilerin sihrine kapılmak yerine; o binlerce zihnin ortak değerini anlamak ve somut dünyanın gerçekliğiyle yüzleşmek zorundayız.

Yoksa kaçan trenin arkasından el sallayan "kiracıların" hikâyesi, teknoloji tarihinin tozlu raflarında sadece bir ibret vesikası olarak kalacaktır.