Bir valizle çıkılan kapının ardından, bir ömür boyu süren bekleyiş başlar. Ne takvimler ne de mevsimler bu bekleyişi ölçebilir. Çünkü bir çocuğun gidişi, anne babanın yüreğinde açılan ve hiç kapanmayan bir penceredir.

Son yıllarda Türkiye'nin en çok konuşulan, en çok yazılan, en çok tartışılan konularından biri: Beyin göçü. Her yıl binlerce genç, daha iyi bir yaşam umuduyla, daha iyi bir gelecek hayaliyle, daha iyi bir iş imkânı beklentisiyle yurt dışına gidiyor. Sayılar, istatistikler, raporlar... Hepsi bir yönüyle bu gerçeği anlatıyor. Ama bu tablonun görünmeyen bir yüzü var: Geride kalanlar.

Gidenlerin ardından bakakalan anneler, babalar, kardeşler, dedeler, nineler... Onların hikâyesi, istatistiklere girmeyen, raporlarda yer almayan, ama her akşam sofrada eksilen bir sandalyede, her bayramda eksik kalan bir kucaklaşmada, her telefon çalışında hızlanan bir kalp atışında kendini gösteren sessiz bir hikâyedir.

Bir Baba, İki Oğul ve Bir Valiz

Bir baba düşünün. Yıllarca çalışmış, üretmiş, çocuklarını büyütmüş. Onlara "İşini iyi yap, kendini geliştir, çalış" demiş. Onlar da öyle yapmış. İyi okullarda okumuş, iyi işlerde çalışmış, kendilerini geliştirmiş. Sonra bir gün karşısına çıkıp demişler: "Baba, biz gidiyoruz."

İşte o an, bir babanın yıllarca çocuklarına öğrettiği her şeyin sınandığı andır. "Kendi ayaklarının üzerinde dur" demiştin. Şimdi kendi ayakları üzerinde durmak için başka bir ülkeye gidiyorlar.

"İşini iyi yap" demiştin. Şimdi iyi yaptıkları işin karşılığını görebilecekleri bir yer arıyorlar.

"Kendini geliştir" demiştin. Şimdi geliştirdikleri kendilerini başka bir coğrafyada kullanmak istiyorlar.

Ne diyebilirsin?

"Gitme" mi?

Desen, kendi söylediklerinle çelişirsin.

"Git" mi? Desen, içindeki o tarifsiz boşluğu inkâr edersin. Söyleyemediğin tek cümle kalır içinde:

"Seni burada görmek istemiştim."

Ama bunu söyleyemezsin.

Çünkü bilirsin ki, o cümle senin korkunu anlatır, onun geleceğini değil.

Gidenlerin Ardından

Beyin göçünü konuşurken genellikle gidenleri konuşuruz.

Onların başarılarını, kariyerlerini, kazançlarını, yurt dışındaki hayatlarını...

Peki ya kalanlar?

Kalanlar, her sabah aynı evde uyanır. Aynı odalar, aynı masa, aynı sandalyeler...

Ama bir sandalye artık daha az kullanılır. Bir tabak eksik kalır sofradan. Bir ses eksik olur koridordan. Bir kapı artık eskisi kadar sık açılıp kapanmaz.

Anne, oğlunun en sevdiği yemeği yaparken bir an durur.

"Bunu severdi" der.

Sonra tabağı masaya koyar. Ama o tabak, artık o yemeği yiyen çocuk için değil, onun yokluğunu hatırlatan bir sembol içindir.

Baba, gece geç saatte çalışırken kapının hafifçe açılmasını bekler.

Eskiden oğlu gelir, "Baba, hâlâ çalışıyor musun?" derdi.

Şimdi o ses yok. Sadece bilgisayarın tuşlarına basan parmakların çıkardığı küçük sesler var.

Telefon çaldığında anne önce ekrana bakar. Arayan oğlu mu, değil mi?

Oğlu aradığında yüzü aydınlanır, sesi değişir.

"Nasılsın?" der. "İyiyim anne." "Yemek yedin mi?" "Yedim."

Aynı sorular, her konuşmada başka bir sırayla. Ama o soruların altında tek bir cümle vardır:

"Seni çok özledim."

Bir Kuşağın Meselesi

Beyin göçü, sadece birkaç ailenin meselesi değildir.

Bu, bir kuşağın meselesidir.

Bir kuşak, kendi ülkesinde bir şeylerin değişmesini bekliyor. Ama değişmiyor. Ya da yeterince hızlı değişmiyor.

Ve o kuşak, başka bir yerde kendi geleceğini kurmayı düşünüyor.

Bu, sadece ekonomik bir mesele değildir. Sadece işsizlik değildir. Sadece para değildir.

Bu, bir aidiyet meselesidir. Bir gelecek meselesidir.

Bir "ben burada bir şey kurabilir miyim?" meselesidir.

Bir genç, "Burada çalışıyorum, kazanıyorum da. Ama..." der ve cümlesini tamamlamaz.

Çünkü tamamlamaya gerek yoktur. Herkes ne demek istediğini anlar.

"Ama bir şeyler eksik kalıyor." Aidiyet eksiktir. Gelecek eksiktir.

"Ben burada bir şey kurabilir miyim?" sorusunun cevabı eksiktir.

Kalanların da Bir Fırsatı Olsa

Beyin göçünün bir de görünmeyen yüzü vardır:

Kalanların da gitme isteği.

Sadece çocuklar gitmez. Onların ardından, onları ziyarete giden anne babalar da, oradaki hayatı gördükten sonra kendi içlerinde bir soruyla dönerler:

"Biz de gidebilir miydik?"

Bir anne, oğlunun Hollanda'daki evinde, onun sabah işe gidişini, akşam eve dönüşünü, hafta sonu planlarını izler.

"Burada gerçekten yaşıyorsunuz" der.

Söylediği şey basittir. Ama o cümlenin altında başka bir cümle vardır:

"Burada yaşamak nasıl olurdu?"

Bir baba, oğluyla yürürken sorar:

"İşten kaçta çıkıyorsun?"

Oğlu gülümser: "İş bitince çıkıyorum."

Baba da gülümser: "Bizde iş bitmezdi."

İki kelime aramızda kalır: "Biliyorum."

Çocuklar, babalarının nasıl yaşadığını bilir.

Babalar da çocuklarının nasıl yaşadığını görür.

Ama ikisi de aynı hayatı yaşayamaz.

Bazı Vedalar, Başka Türlü Devam Eder

Peki ne olacak?

Çocuklar gidecek, anne babalar kalacak.

Telefonlar çalacak, görüntülü konuşmalar yapılacak.

Bayramlarda valizler hazırlanacak, havaalanlarında sarılmalar yaşanacak. Sonra yine ayrılıklar, yine bekleyişler...

Ama belki de bu hikâyenin bir başka tarafı vardır. Belki de bazı vedalar, bir şeyin bittiğini değil, başka türlü devam ettiğini söyler.

Bir baba, oğlunun gidişinden sonra şunu fark eder:

"Gitmişti. Ama kaybolmamıştı. Kendi yönünü seçmişti."

Belki de babalık, yalnızca çocuğun yanında yürümek değildir. Bazen bir kavşakta durup, onun seçtiği yöne bakmak ve arkasından "Yolun açık olsun" diyebilmektir.

Bir anne, oğlunun evinde onun hayatını gördükten sonra şunu söyler:

"Belki de anne olmak, çocuğunun nerede olduğunu bilmek değil, onun kendi yerini bulduğunu bilmektir."

Sonuç: Bir Kapı Kapanır, Bir Pencere Açılır

Beyin göçü, sadece gidenlerin değil, kalanların da hikâyesidir.

Gidenler yeni bir hayat kurar. Kalanlar, onların ardından kendi hayatlarını yeniden kurmayı öğrenir.

Bu, kolay değildir. Ama belki de hayat, tam olarak budur:

Kaybetmek ve yeniden bulmak arasında bir yerde durmak…

Bir çocuk gittiğinde, bir kapı kapanır. Ama bir pencere açılır.

O pencereden bakıldığında, artık sadece kendi evin görünmez. Başka bir ülke, başka bir şehir, başka bir hayat görünür. Ve o hayat, artık senin çocuğunun hayatıdır.

Belki de en zor öğrenilen şey budur: Onlar bize ait değildir. Bizim çocuklarımızdır. Aradaki fark küçük görünür. Ama değildir. Çünkü biri sahipliği anlatır. Diğeri emaneti.

Ve belki de iyi bir ebeveyn olmak, çocukların senin çizdiğin yolda yürümesi değil; bir gün kendi yollarını çizebilecek kadar güçlenmeleridir.

Gidenlere yolun açık olsun. Kalanlara sabır ve güç…

Ve hepimize, sevdiklerimizi yanımızda tutarak mı sevdiğimizi, yoksa onların kendi yollarına gitmelerine izin vererek mi sevdiğimizi bir kez daha düşünme cesareti...

Çünkü bazı vedalar, bir şeyin bittiğini değil, başka türlü devam ettiğini söyler.

İnsan bazen çocuklarının gittiği yeri kendi evi gibi benimser. Çünkü orada bir parçası vardır.