Eğer bu ulus, kendisini açlığın ve yoksulluğun kuyusuna iten elin eteklerini öperek “bizi yine o kurtarır” diyorsa; bunun kökü, yalnız bugünün ekmeksizliğinde değil, yüzyıllardır usla bağın koparıldığı o karanlık çıkmazdadır.

Belki de her şey, cemaatine inandığı kitabın dilini yasaklayıp, anlamını bilmediği Arapça seslerle maneviyat satan, kürsülerde gözyaşı döktürmeyi iman sanan o ezberci sözde din adamlarının ta kendisiyle başladı.

Din, vicdanı aydınlatan bir meşale değil; sorgulamayı unutturan, düşüneni günahkâr sayan bir uyutma masalına çevrildi. Halk, anlamadığı bir lisanın ritmiyle ağlatılırken, zihni de yavaş yavaş uyuşturuldu.

Sonra, “dini bütün, samimi bir adam” maskesiyle başa getirilen, o kutsal kisveye bürünmüş İmam Hatip mezunu yöneticiler çıktı sahneye. Halk, onlarda kendi masumiyetini, kendi köklerini gördü.

“Bizden biri” dedikleri o ellerin, aslında sırtlarına en ağır yükleri indirecek kırbaçları tuttuğunu fark edemediler.

Çünkü surete aldanmak, bu topraklarda her zaman hakikati görmekten daha kolaydı.

Ve belki de en keskin kırılma, türban meselesi üzerinden örülen o büyük illüzyondur.

Yıllarca bu ülkenin sokaklarında, üniversite kapılarında ötekileştirilen, giyimi kuşamı yüzünden ezilen kadınların o haklı ve meşru çığlığı, siyasetin en kirli sermayesi haline getirildi.

Türban, baskıcıların elinden kurtarılıp özgürleştirilirken; aynı zamanda ekranların, iktidarın ve sarayın en görkemli vitrin süsü yapıldı. Başörtüsünün altındaki onur, bir sınıf atlama aracına, bir sadakat testine dönüştü.

Halk, kendi inancının ve mahreminin kamusal alanda var olmasını bir lütuf gibi sunanlara öyle bir minnet duymaya başladı ki, o minnetin bedeli olarak bütün bir geleceği, hukuku ve ekmeği o masaya teslim etti.

İşte bu yüzden, denize düşen yılana değil, yılanı kürsüden secdeye çağıranlara sarıldı bu memleket.

Cami avlusunda ağlatan imamın duası ile televizyon ekranlarında türbanı kurtaran siyasetçinin vaadi, bu halkın üzerine atılmış en tatlı, en uyuşturucu ölü toprağıydı.

Düşünen akıl, inançlar adına her söyleneni sorgulayıp akla uygunluğuna bakarken; düşünmeyen akıl, yaratana ve inanca dair bağlılığını ne kadar samimi ve içten bulur, onun kendi ürettiği inanç dışı söylemleri canhıraş bir şekilde savunduğuna bakarak onun samimiyetine inanabilirdik. Ama ortaya çıkardıkları canice yaklaşımlar, insaniyetten uzak davranışlar—çocukken öğrendiğimiz tüm değerlere ters davranışları onaylayabilirdik. İşte o onay, o sessiz başlangıçtı. Ve şimdi, o başlangıcın sonundayız.

Biz, anlamadığımız Arapçaya ağlarken, bizi soyup soğana çevirenlerin arkasından amin dedik; şimdi ise o koca çelişkinin enkazında, celladımızın şefkatini arıyoruz.

O kumaş, sadece bir örtü değildi; büyük bir zaman tuzağıydı. Üniversite kapılarında bekleyen genç kızlar, ne fizik formüllerini ne felsefe tarihini ne de kendi seslerini duyabiliyordu. Çünkü onlara öğretilen, asıl savaşın baştaki örtü için verildiğiydi. Kimileri bunu 'çağdaşlık' adına yasaklıyor; kimileri 'mazlumiyet' adına bir koz olarak kullanıyor; oysa her iki taraf da o genç kızın sadece ders çalışmak istediğini unutuyordu. Kapılar açıldığında, o genç kız beklemek zorunda olmadığını hissetti; ama zaferin tadı, kaybedilen yılların tuzuyla karışıktı.

VI. PRANGA

Din, milliyetçilik ve etnik-mezhepsel ayrımcılık…

Bu üçlü pranga, toplumun her hücresini öyle bir zehirliyor ki, kimse yanındakini vatandaş veya insan olarak değil, ya bir tehdit ya da bir kurban olarak görüyor. Milliyetçilikle körüklenen öteki korkusu, dinle bastırılan vicdan ve mezhep-etnik kökenle bölünen kitleler…

Herkes kendi içine kapanık birer kabileye dönüştürüldü.

Ama bu sadece bir teşhis değil; bir hayat. Şöyle anlatayım.

Mahallede:

Sabahın köründe, bakkalın önünde durmuş, ekmeğini bekliyorsun. Arkandan gelen komşu, selam verirken gözlerinin içine değil, başındaki örtüye veya sakalına bakıyor. Önce selamı alıyor, sonra seni tanımlıyor. O an, bir insan olarak değil, bir "kategori" olarak var oluyorsun.

Bakkalın tezgâhında iki adam konuşuyor: Biri "Onlar" diyor, öteki "Biz" diyor.

"Onlar" kim? "Biz" kim? Kimse tam bilmiyor; ama herkes biliyormuş gibi davranıyor.

Mahallenin çocukları, aynı sokakta büyümelerine rağmen, ailelerinin konuşmalarından öğrendikleri kalıplarla birbirlerine öteki muamelesi yapıyor. Bir çocuk, diğerinin oynadığı oyunu "onların oyunu" diye reddediyor. Daha sekiz yaşında, birilerinden nefret etmeyi öğreniyor.

Aile sofrasında:

Akşam yemeğinde, televizyon açık…

Haberlerde bir olay var. Baban, kaşığını bırakıp gazeteye sarılıyor: "Bunlar bizim değil," diyor. Annen, sessizce önüne bakıyor; ne onaylıyor ne de itiraz ediyor. Sen, o sofrada, ilk kez kendi ailenin içinde bir yabancı gibi hissediyorsun.

Çünkü senin sınıfından bir arkadaşın, o haberdeki "onlar"dan biri.

Ama söyleyemiyorsun. Çünkü o sofrada, doğru olan değil, ait olunan konuşuluyor.

Yemekten sonra, baban dua ederken, seninkinden farklı bir dilde dua eden komşunun sesi geliyor. Babanın yüzü geriliyor.

"Bunlar da Müslüman mı?" diye mırıldanıyor.

Sen, o an, bir duanın bile nasıl bir sınır çizgisine dönüştüğünü görüyorsun. Ve o sofrada, yediğin yemek boğazında kalıyor.

İşyerinde:

Müdür, toplantıda herkese aynı işi veriyor; ama terfiler, liyakate değil, aidiyete göre dağılıyor.

Kimin hangi cemaatten olduğu, kimin hangi partiliye yakın olduğu, kimin hangi kökenden geldiği…Bunlar, maaş zarfının içinde gizli bir ek mesai gibi işliyor.

Bir gün, müdürün odasında, sırtını döndüğün bir an, arkandan fısıldaşan sesleri duyuyorsun: "Bunların da işi ne burada?" diyor biri.

Sen, o an, işini kaybetme korkusuyla değil; insan yerine konmama aşağılanmasıyla yutkunuyorsun.

Patron, yılbaşı konuşmasında "Biz bir aileyiz" diyor.

Ama o ailede, senin soyadın, memleketin veya başörtün, seni o "aile"nin neresine koyacaklarını önceden belirlemiş durumda.

İşte bu üçlü pranga böyle işliyor.

Mahallede, sofrada, işyerinde, ama asıl en derinde—zihinde.

Herkes, kendi kabilesinin dilini konuşuyor; ama kimse, o dilin aslında kendisine değil, kendisini yönetenlere hizmet ettiğini fark etmiyor.

Pranga, demirden değil; kelimelerden, bakışlardan, suskunluklardan örülüyor.

Ve o pranga o kadar görünmez ki, insanlar onu bir güvenlik sanıyor; oysa o, bir hapishane.

Artık bu ülkede ideolojik bir birlik veya kardeşlik masalına inanmak gerçekçi değil. Türk'ü, Kürt'ü, sağcısı, solcusu, dindarı veya laikiyle büyük bir millet olma hali çoktan zedelendi.

Gerçekçi olan; bu yapay kutuplaşmaların ve kimlik siyasetinin ötesinde, hayatın en somut, en acı gerçeklerinde—ekmek, su, adil yargılanma, can güvenliği—ortaklaşabilen mikro alanlar yaratmaktır.

İnsanlar kimliklerinden vazgeçmeyecek ama en azından günlük hayatta birbirlerinin boğazını sıkmaktan vazgeçecek bir pratik vatandaşlık zeminine mecbur kalacaklar.

SÜRECEK