Eskiden bir adam hırsızlık yaparsa hapse atılırdı. Bu cümleyi kurarken bile insanın içi burkuluyor; çünkü artık neyin suç, neyin erdem olduğunu ayırt edemeyen bir çağın içindeyiz. Şimdi doğruyu söyleyenler, parmaklıkların ardında. Çalan el değil, çalan göz; iktidar locasından izliyor. Adalet terazisi şaşmış, dürüstlük bir suç haline gelmiş.

Düşünce aklı terk edince, iyilik de durmadı. Bunu söylerken romantik bir geçmiş özlemiyle söylemiyorum; hayır, mesele nostalji değil. Mesele, düşünmenin kendisinin tehlikeli hale geldiği bir düzende, iyiliğin nasıl ayakta kalacağıdır.

Kalan kırıntılar Anadolu'yu ayakta tutmaya yetecek mi, bilmiyorum.

Belki de bu "bilmiyorum" hali, en dürüst cümlemizdir bugün.

Çünkü kesin konuşan herkesin bir yerlerden besleniyor olduğunu öğrendik; şüphe, artık tek erdemimiz.

Nerden bilecektim düşündükçe memlekette dertlerin artış gösterdiğini.

Düşünmek, bir zamanlar insanı özgürleştiren bir eylemdi; şimdi ise her düşünce, yeni bir yara açıyor.

Nerden bilecektim yazdıkça dertlerin çoğalacağını.

Yazmak, dertleri hafifletmezmiş; tam tersine, onları görünür kılar, çoğaltır, çoğullaştırır. Her cümle, bir başka acının kapısını aralıyor.

Eşitliğe ulaşmada işe yarar hangi araçlar kaldı?

Sendikalar mı?

Sarı Muhalefet mi?

Sarı Basın mı?

Sarı Sokaklar mı?

Korkuyla boyanmış. Hangi aracı elinize alsanız, elinizde sarıya boyanmış bir kalıntı kalıyor.

Eşitlik, artık bir slogan; adalet, bir vitrin süsü…

Dizginlenemeyen devlet gücünün nelere sebebiyet vereceğini kim düşünüyor şimdi? Kimse.

Çünkü düşünenler ya susturuldu, ya susturulmayı seçti, ya da susmanın konforuna razı edildi.

Razı edilmek — işte asıl felaket burada başlıyor.

Zorla değil, ikna edilerek; korkutularak değil, rahatlatılarak. Razı edilmiş bir toplum, en zor uyanan toplumdur.

Acıyı bilmeyen, iyiyi yaşatacak düzeneği kuramaz.

Bu, düşünebileceğim en yalın ve en sarsıcı gerçek. İyilik, acının kardeşidir; onu tanımayan, onu yaşatamaz.

Acıyı bilmeyen bir iktidar, iyiliği bir lütuf gibi sunar; oysa iyilik lütuf değil, haktır.

Hakkı lütuf gibi sunan her düzen, aslında köleliği yeniden icat etmiştir.

Yaz sıcaklarının büyük yangın günlerindeki serinletici rüzgâr gibi kalacak, fonlarda şunlarda bunlarda diye önümüze çıkarılanlar. Bu cümlede saklı olan ironiyi en derin yerinden hissetmemek mümkün değil. Yangın günlerinde serinleten rüzgâr sandığımız her şey, aslında közü körükleyen nefestir. Bütün ölçüleri saptıracak kadar sorunlu bir gelecekten kaygılıyım. Kaygı, artık bir lüks değil; ayık kalmanın tek yolu.

Razı edildiğimiz yaşamın tüm sarıları sardı etrafımızı. Sarı sendikalar, sarı muhalefetler, sarı umutlar, sarı yarınlar. Sarı, artık bir renk değil; razı edilmişliğin üniforması. Çekilen acıların arkasından hiç çekilmedi bu sarı kalabalık. Acılar geçti, sarılar kaldı; yaralar kapandı, sarılar derinleşti.

Ve biz, sararmış bir umudun gölgesinde, hâlâ soruyoruz:

Nerden bilecektik?

Belki de bilmeyecektik. Belki de mesele bilmek değil, razı olmamaktı. Sarıya boyanmış bir dünyada, tek direniş, rengini korumaktır.