-4-
VII. FENAFİLLAH
Peki, bu kadar prangaya rağmen, o prangaları kendi elleriyle örenler, acaba hangi tasavvufi mertebeye ulaştılar? Her çelişkilerine bir tevil, her faka basmalarına kalın bir halı örtüsü, her haklı eleştiriye anında "fitne" etiketi...
Bunlar hidayete erip toptan "Siyasi Fenafillah" mertebesine mi eriştiler dersiniz?
Siyasi Fenafillah...
Öyle muazzam bir ermişlik makamı ki; doğru mahalleden muhtarlık kâğıdınız olduğu sürece, dün tükürdüklerinizle bugün yıkandığınız arasındaki o fersah fersah mesafeyi ölçebilecek bir cetvel icat edilmedi henüz. Cetvel kırılır, terazi şaşar, turnusol kâğıdı pestile döner.
Çünkü bu kadro dava adamı falan değildir; sadece o heybetli davanın gölgesinde serinlemeyi, imkânlarıyla beslenip değerler vitrininde poz vermeyi iyi bilirler.
Siyasetin hakiki turnusolü de ne anlattıklarınızla değil; güç, bütçe ve makam elinize geçtiğinde tam olarak neye dönüştüğünüzle ölçülür.
Bir zamanlar kul hakkı denince boğazları düğümlenen, sırtlarındaki emanetin ağırlığıyla iki büklüm dolaşan idealist bir nesil vardı.
Sonra zaman devroldu. Koridorlar genişledi, deri koltuklar kabardı; makam odalarının metrekaresi büyüdükçe bu muhteremlerin nefes debisiyle birlikte mide kapasiteleri de mucizevi bir şekilde genişledi.
Ne oldu da vaktiyle muhafazakâr mahallede görünce yollarını değiştirenler, bugün muhafazakâr siyasetin başköşelerine kurulan "sonradan görme protokol muhafazakârları" hâline geldiler?
Demek ki mucizevi bir siyasi simya çağındayız; eylemlerin helalliğinden ziyade, hangi protokol kapısından giriş yaptığın belirleyici oluyormuş.
Gündüz kamu imkânlarıyla şahsi ikballerini kotarıp, gece olunca fıtratlarına uygun o egzotik hayatların derinliğinde yüzenlerin; sabah olunca yeniden "zemzemle aklanmış muhafazakâr siyasetçi" ceketlerini giyip podyuma çıkmaları elbet sorgulanır. Rozet her yakaya tutunur da karakter, ne hikmetse ısmarlama dikilmiyor.
Dün karşı mahalledeyken "ahlaki çöküşün abidesi" ilan ettikleri garabetler, kendi mahallelerine nakil aldırınca bir anda "şahsi özgürlük ve insani zaaf" oluveriyorsa; burada ilke değil, siyasi ikametgâha göre renk değiştiren şahane bir bukalemunluk vardır.
Turnusol kâğıdı tam da burada çıldırıyor: Bunların ahlakı asit görünce kırmızıya, koltuk görünce maviye dönüyor.
VIII. YATAK
Ve o en ağır tonda söylenen cümle: “İnsanoğlu bir başkasının işini bir tek yatakta hilesiz yaparmış…”
Bu, aklın yanmasının, iman tahtasının sarsılmasının, artık insan türüne dair hüsnüzannın son bulduğu noktadır. Çıkarın, kibrin, ihanetin ve egoizmin bürünebileceği en çıplak gerçektir.
İşte bu yüzden aklın yanıyor, işte bu yüzden içindeki o çocukluk adası ve o güzelim eski sözler birer birer kül oluyor.
Çünkü sistem, seni, beni, hepimizi tam da bu çıkışsızlığa, bu mutlak çaresizliğe hapsetti.
IX. KUŞLAR
Düşünen, üreten, sorgulayan o pırıl pırıl beyinler; bu ülkenin geleceğini sırtlaması gerekenler, çareyi birer birer valizlerini toplamakta, uçak bileti kuyruklarında arıyorlar.
Arkalarında bıraktıkları boşluk ise boş kalmıyor.
Devletin zihniyet laboratuvarları olan İmam Hatip okullarından nesiller boyu damıtılarak gelen diğer kesim, o sistemin en kusursuz, en sorgulamaz harcına dönüşüyor.
Duvarlar örülüyor, kale içeriden ve dışarıdan tahkim ediliyor.
Peki, arkada kalan ve o sistemin çarkları arasında ezilen genç ne yapıyor?
Sistemin ekonomik kılıcı boğazına dayandığında, açlık tavan yaptığında bile susuyor.
Neden mi?
Çünkü büyüklerinden aldığı o ezber kod kulaklarında çınlıyor:
“Sesini çıkarma, işinden olursun; şükret ki asgari ücretle de olsa bir ekmek kapın var, sokağa çıkarsan bittin demektir!”
İşte tam bu noktada kilitleniyor çark.
Açlık var ama isyan yok; adalet yok ama korku her yerde.
Gençlik, ya bu ülkenin kaderini terk edip uzaklaşan birer sürgün avukatına dönüşüyor ya da kalanlar korkunun ve asgari bir hayatın gölgesinde, celladının sessiz birer neferi haline geliyor.
Bıçak kemiğe dayanıyor ama kemik çoktan eriyor, gençlik kendi celladının kapısında rızasını üretmeye devam ediyor.
Bu, Türkiye’nin üzerine serilen en ağır, en kasvetli ölü toprağıdır: Gidenin kurtuluş umudu, kalanın ise korkuyla mühürlenmiş razı oluşu.
SÜRECEK