Kadife Eldivenli Akbabalar ve Rızık Tarlasının Yeni Hasatçıları

Bazı insanlar servetlerini alın teriyle kazanır. Bazıları akıllarıyla, bazıları da başkalarının alın terini silmek için kullandıkları mendillerle...

Memleketin bir yerlerinde sabahın köründe işçiler fabrikaların yolunu tutarken, başka bir yerinde henüz perdeleri açılmamış lüks dairelerde yeni bir iş günü başlamaktadır. Birincilerin önünde üretim planları, ikincilerin önünde ise henüz sahibinden koparılmamış mülklerin dosyaları vardır.

Ne de olsa herkesin bir mesleği olmalı!

Kimi demiri döver, kimi toprağı sürer, kimi yazılım üretir. Kimileri de kanunların satır aralarına öyle ustalıkla yerleşir ki, günün sonunda ne bir çivi çakmış, ne bir tohum ekmiş olmalarına rağmen hasadın en büyük kısmını toplarlar.

Bu yeni meslek grubunun çalışma mekânlarına ben kendi kendime Kokoş Kuleleri diyorum.

Buralarda manzara muhteşemdir. Deniz ayaklarınızın altında, şehir önünüzde, hukuk danışmanınız yanınızda, devlet koridorlarına açılan kapılar ise gerektiğinde emrinizdedir.

Yalnızca vicdanın manzarası biraz bozuktur.

Fakat o da kalın perdelerle kolayca örtülür.

BAL YAPMAYAN

ARILARIN ALTIN ÇAĞI

Eskiden arılar çiçek çiçek dolaşır, bal yapardı. Yeni ekonomik düzende arıların bir kısmı önemli bir keşifte bulundu: Bal yapmak zahmetli, başkasının kovanını ele geçirmek ise çok daha kazançlıydı.

Üstelik bunun için çiçek tanımaya, mevsim beklemeye, kanat çırpmaya gerek yoktu. Doğru kapıları tanımak yeterliydi.

Modern kovanın sakinleri artık nektar toplamakla uğraşmıyor. Onlar, hukukun eksik bıraktığı virgülleri, mevzuatın unutulmuş dipnotlarını ve denetimin görmezden geldiği kapıları keşfediyor.

Bir sabah kalkıyorsunuz, yıllarınızı verdiğiniz şirketin artık size ait olmadığını öğreniyorsunuz. Bir başka sabah, ömrünüz boyunca çalışarak edindiğiniz mülkün çevresinde hiç tanımadığınız insanların hak iddia ettiğini görüyorsunuz.

Siz mahkeme kapılarında adalet ararken, birileri mülkiyetin yeni sahipleri olarak şampanya patlatıyor.

Üstelik hepsi takım elbiseli.

Eskinin eşkıyası dağda yol keserdi. Yenisi, yolun tapusunu almayı tercih ediyor.

Elbette bütün zenginler böyle değil. Üreterek, istihdam yaratarak ve vergisini ödeyerek kazananların emeğini bu kule sakinlerinin marifetleriyle karıştırmamak gerekir.

Zaten asıl mesele de burada başlıyor: Üretenle el koyanı aynı itibara layık gören bir düzen, sonunda üretmenin anlamını ortadan kaldırıyor.

DEVLETİN ŞEFKATLİ ELİ KİMİN OMZUNDA?

Devlet dediğiniz, vatandaşının hakkını korumak için vardır. En azından bize okullarda böyle öğrettiler.

Fakat bazen öyle bir manzarayla karşılaşırsınız ki devletin şefkatli eli, birinin omzunu sıvazlarken diğerinin cebini yokluyor sanırsınız.

Bir tarafta yıllarca çalışmış, vergisini ödemiş, işçi istihdam etmiş bir insan; diğer tarafta onun emeğine göz dikmiş, mevzuatın boşluklarını ezberlemiş bir fırsatçı...

Birincisi adaletin kapısında sıra bekler. İkincisinin kapıları açabilecek tanıdıkları vardır.

Birincisinin dosyası yıllanır. İkincisinin serveti katlanır.

Sonunda birincisine sabır, ikincisine yatırım teşviki düşer.

Ne güzel bir iş bölümü!

Üstelik bu işlerin hepsi kanun kitaplarının gölgesinde gerçekleşebilir. Çünkü kanuna uygun görünen her işlemin adil olması gerekmez. Bazen adaletsizliğin en gösterişli elbisesi, hukukun kendi kumaşından dikilir.

Mesele yalnızca kanunların ne söylediği değildir. Kimin için işletildiği, kimin için esnetildiği ve kimin karşısında birdenbire sağırlaştığıdır.

Adaletin gözleri tarafsızlık için bağlıdır. Fakat onun gözlerini bağlayanlar, terazisinin kefelerine de müdahale etmeye başlamışsa ortada ciddi bir sorun vardır.

ŞÜKÜR EKONOMİSİ VE

KEMER SIKMA SANATI

Kokoş Kuleleri'nin sakinleri, ekonomi konusunda da hayli bilgilidir.

Özellikle başkalarının ekonomisi hakkında…

Emeklinin maaşını hesaplamakta, asgari ücretlinin sofrasını düzenlemekte ve dar gelirlinin ihtiyaçlarını belirlemekte üzerlerine yoktur.

Emekli et yemese de olur. Zaten kolesterolü vardır.

Çocuklar süt içmese de olur. Su daha ekonomiktir.

İşçi tatile çıkmasa da olur. Memleketin her köşesi zaten onun evidir.

Yeter ki kimse Kokoş Kuleleri'nin giderlerini sorgulamasın.

Çünkü orada ekonomi başka türlü işlemektedir. Kemer sıkmak, pantolonun beline değil, başkalarının boğazına uygulanan bir tasarruf yöntemidir.

Kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığı sorulduğunda ise bütün ekonomik kavramlar birdenbire karmaşıklaşır. İhaleler, teşvikler, vergi istisnaları, borç yapılandırmaları...

Vatandaş anlamaz bunlardan!

Ona düşen, bütçenin selameti için biraz daha sabretmektir.

Ne tuhaf! Bütçe söz konusu olduğunda emeklinin üç kuruşu koca bir ekonomik meseleye dönüşürken, ayrıcalıklı kesimlere sağlanan imkânların hesabı çoğu zaman aynı titizlikle sorulmaz.

Demek ki mesele yalnızca kasada ne kadar para bulunduğu değil, kasanın anahtarının kimde olduğudur.

İNANCIN ÜZERİNE

DÖKÜLEN BETON

Bu düzenin en maharetli tarafı, ekonomik çelişkilerine manevi açıklamalar bulabilmesidir.

Yoksula sabır tavsiye edilir. Hakkını arayana tevekkül hatırlatılır. Geçinemeyene kanaatin erdemlerinden söz edilir.

Ne hikmetse bu öğütler, yüksek kulelerin en üst katlarına pek uğramaz.

Orada sabır yerine sürat, kanaat yerine sınırsız büyüme, tevekkül yerine sağlam teminat tercih edilir.

Aşağıdakiler dünyaya fazla bağlanmamaları konusunda uyarılırken yukarıdakiler dünyanın tapusunu çıkarmakla meşguldür.

Oysa inanç, başkasının hakkını yememeyi de emreder. Şükür, haksızlığa razı olmak değildir. Sabır ise adaletin sonsuza kadar ertelenmesine verilmiş açık çek sayılamaz.

İnsanların kutsal değerlerini kendi çıkarlarının bekçisine dönüştürmeye çalışanlar, belki de en büyük zararı savunduklarını söyledikleri değerlere verirler.

(SÜRECEK)