Türkiye Cumhuriyeti'nde devlet yönetimi, kulislerden, imalardan, dolaylı mesajlardan ve kamuoyunun nabzını ölçen açıklamalardan yürütülmemelidir.

Millet, kendisine vekâlet veren iradenin ne yaptığını ilk ağızdan ve açıkça bilme hakkına sahiptir.

Devlet adına bir karar alınacaksa, bunun sorumluluğunu taşıyan yönetici çıkıp millete anlatmalıdır:

“Biz bunu yapacağız.

Sebebi budur.

Hukuki dayanağı budur.

Milletimizden sakladığımız hiçbir şey yoktur.”

Mesele Öcalan'a bir imkân sağlanıp sağlanmayacağı tartışmasına kadar geliyorsa, bunun da cevabı kapalı kapılar ardında aranmaz.

Varsa böyle bir karar, açıkça söylenir.

Yoksa açıkça söylenir.

Milletin aklıyla, sezgisiyle ve sabrıyla oynanmaz.

Çünkü devlet adamlığı, millete ne söyleyeceğini hesaplamak kadar, söylediğinin sorumluluğunu üstlenebilme cesaretidir.

Seçilmiş yönetici milletin nabzını ölçmek için değil, milletin verdiği vekâleti kullanmak için vardır.

Elbette kamuoyu dikkate alınır.

Elbette farklı görüşler dinlenir.

Elbette devlet politikası oluşturulurken toplumun hassasiyetleri gözetilir.

Fakat nihai kararın sahibi olan yönetici, kararını başkasının ağzından söyletip sorumluluğunu başkasına bırakamaz.

Millet şunu bilmek ister:

Ne yapıyorsunuz?

Neden yapıyorsunuz?

Nereye varmak istiyorsunuz?

Bunun karşılığında milletten ne bekliyorsunuz?

Sorular bunlardır.

Cevap da açık olmalıdır.

Ne terör örgütüyle örtülü pazarlık görüntüsü...

Ne toplumun önüne sürülen imalar...

Ne de farklı iletişim kanalları üzerinden kamuoyunun tepkisini ölçme çabası...

Devlet, devlet gibi konuşmalıdır.

Çünkü yönetenler milletin sahibi değildir.

Milletin vekilidir.

Vekil, asılın nabzını ölçüp ona göre konuşmaz.

Asılın karşısına çıkar ve yaptığı işin hesabını verir.

Yanlışsa yanlış olduğunu kabul eder.

Doğru olduğuna inanıyorsa neden doğru olduğunu anlatır.

Bedeli varsa bedelini göze alır.

İşte bunun adı sorumluluktur.

Bunun adı devlet ciddiyetidir.

Bunun adı devlet adamlığıdır.

Ve en önemlisi: Bunun adı ;

MERTLİKTİR. DELİKANLILIKTIR.