III. DERENİN UCU

Büyükannem hep bize derdi ki:

"Aşağıdaki köyün insanına ekmeği öğünderenin ucuyla uzat; aksi halde kolunu ebediyen geri alamazsın."

O söz, çocukluğumun en derin kuyusuna düşmüş bir cevher gibiydi.

Ne demekti? Yani iyilik, ne fazla gösterişli ne de cimrice olmalıydı; ama asıl mesele, uzattığın elin, karşındakini kendine mahkûm edecek bir borç ağına dönüşmemesiydi.

Öğünderenin ucu, hem mesafeyi hem de saygıyı korumak içindi. Ekmeği orada bırakıp çekileceksin, sonra beklemeyeceksin; ne bir teşekkür, ne bir sadakat, ne de bir minnet borcu. Çünkü eğer o ekmeği avuçlayan el, kolundan tutup seni aşağı çekerse, o kolu bir daha asla geri alamazsın.

Ne büyük bir hakikatti bu.

Ama bak şimdi, o hakikat nasıl da çürütüldü. Günümüzde iyilik, bir lütuf olmaktan çıktı, bir pazarlık aracına döndü. Kapımızı çalanın elinde ekmek değil, bir fatura, bir sadakat testi, bir oy pusulası var.

Ekmeği sunan, artık karşılığında ruh istiyor. Uzatılan kol, bir kez tutuldu mu, ne o köyün insanı kurtuluyor ne de uzatan.

Ve biz, işte tam bu çelişkinin tam ortasında, ne yapıyoruz?

Ruhlarımızı uyuşturan o güzel sözleri dinleyerek, şarkılarla, marşlarla, Polyannacılık oyunları oynayarak nereye kadar gideceğiz? Ne zamana kadar, her gün biraz daha derine batan o zehirli mantarın sporlarını, birer ilahi, birer vaaz, birer ulusal marş zannederek ciğerlerimize çekeceğiz?

Ne zamana kadar, celladın kılıcını, kurtarıcının asası sanarak, kendi ayaklarımıza prangaları kendi ellerimizle geçireceğiz?

Büyükannemin sözü, artık sadece bir hatıra değil; bir suçlama, bir ayna.

Çünkü o dere, artık kurumuş, o köy dağılmış.

O ekmeğin uzatıldığı yerlerde, şimdi ya tezgâhlar kurulmuş ya da birer tuzak. Uzattığımız kollar ya kesildi ya da o kollar, kendi celladını alkışlarken öyle bir şekil aldı ki, artık kimsenin kendi kolunu geri çekme gayreti kalmadı.

Oysa büyükannem bilirdi: İyilik, eğer bir kül kadar sessiz, bir dere kadar akıcı ve bir ekmek kadar sade değilse, o iyilik zehirdir.

Şimdi, o dereden içmeyen, o köyde ekmeği unutan, o kolları kırılan bir nesil olarak, aynaya bakıp soruyoruz:

"Bu oyun ne kadar sürecek? Bu marşlar, bu vaazlar, bu yalan gülümsemeler ne zamana kadar bizi ayakta tutacak?"

Ve cevap yok.

Sadece, büyükannemin o sessiz, o keskin bakışları var. Sanki diyor ki:

"Ben söyledim. Şimdi siz yanacaksınız."

IV. YILAN

Büyüdüm; çocuk aklımın sığındığı o masum, küllü ocaklar söneli çok oldu. Şimdi, aynaya baktığımda gördüğüm yüzde dedemin çizgilerini, içimde ise o gün bugündür sönmeyen sanki nükleer bir sarsıntının tortusunu taşıyorum. Fakat asıl acı olan, geçmişin o erdemli sözlerini değil, bizzat insanlığın kendi elleriyle hazırladığı celladına nasıl secde ettiğini izlemek.

Toplumca öyle bir çölün ortasında bırakıldık ki, çaresizlik bize yön duygusunu unutturdu.

Yaklaşık çeyrek asırdır emekliyi, asgari ücretliyi ömrün en ucuz köşesinde, açlık sınırının ta altındaki rakamlara mahkûm eden kanunların mürekkebini süren o kudretli el, aynı zamanda her akşam evlerimize misafir olup bize sabır ve şükür vaaz ediyor.

Halk, boynuna geçirilen idam ilmeğini sıkan o parmakları öpüyor; çünkü açlığın ve sefaletin mimarını, yine aynı sefaletten kendisini çekip çıkaracak yegâne hızır sanıyor.

Bu, ne hazin bir paradoks!

Denize düşen yılana sarılır derler; ama biz, bizi zehirleyenin bizzat o yılanın kendi dişi olduğunu bile bile, nefesimiz kesildikçe ona daha bir sıkı, daha bir aşkla sarılıyoruz. Yılanın soğuk ve pullu sırtında şifa arayan zavallı bir kalabalığa dönüştük.

Çocukken ezberletilen o adalet ve merhamet masalları, başkent salonlarında hazırlanan yoksulluk yasalarının arasında ezilip giderken; meydanları dolduranlar, kendi cellatlarına alkış tutmaktan parmaklarını çürütüyor.

“Bizi kurtarırsa yine o kurtarır” feryadı, bir umut çığlığı değil, Stockholm sendromunun bu topraklardaki en koyu, en acıklı halidir.

Bize kılıç sallayanın yaramızı saracağına o kadar inandık ki, akan kanımızı şifa niyetine o kılıcın saniyesine ikram ediyoruz.

Çünkü yaralı bir bilinç, isyan ahlakını da öldürür. Kanayan yara, başkaldıracak eli de keser.

SÜRECEK