Külkedisi Masalları Saadet Zincirinde

Bir varmış, bir yokmuş... Ülkenin birinde bir kürsü varmış. O kürsüden düşen her söz, altın tepsiye dönüşürmüş. Tepsiye düşen her altın ise, kürsüye çıkanın cebine akarmış. Kimse sormazmış "Bu altın nereden gelir?" diye. Çünkü sormak, kürsüden düşen sözlerin gölgesinde kalmak demekmiş. Ve o gölge, ülkenin en serin, en güvenli yeriymiş.

Millet sofrasındaki ekmeği dilim dilim sayarken, köşkler köşkünün mutfağında kazanın altı hiç sönmüyordu. "Bir kez daha..." diye başlayan nakaratlar, gramofona takılmış eski bir taş plak gibi günün her saati meydanlarda yankılanıyordu. Yarın kıyamet kopacakmış gibi değil, sanki bu devir sonsuza dek sürecekmiş gibi bilenmiş bir azimle mesai yapıyordu orkestra şefleri.

Bir çocuk, annesinin eteğini çekiştirip sordu:

— Anne, kürsüdeki adam neden hep aynı şeyi söylüyor?

Annesi parmağını dudağına götürdü:

— Sus, yavrum. Duvarların da kulağı var, kürsünün de.

Çocuk sustu. Ama aynalar susmadı. Kürsüdeki adam her konuştuğunda, salondaki aynaların hepsi yüzünü çeviriyordu. Kimse fark etmedi. Çünkü aynalara bakmak, kürsüye bakmaktan daha cesur bir işti.

Kürsünün karşısına geçip "Utanmıyorum!" demek, bu tiyatronun başrol oyuncuları için sıradan bir replikti artık. Sadece bir eşi, dostu, akrabayı ambarın başına serpiştirme meselesi değildi bu; bu, utanma duygusunun kökünden sökülüp atıldığı, arsızlığın ana yasa sayıldığı bir "yüzsüzlük borsası" idi.

O borsada öyle bir endeks vardı ki, utanma hissesi her gün taban yapardı. Arsızlık tahvilleri ise rekor üstüne rekor kırardı. Vicdan kontratları vadeli işlem görürdü; kimse teslim tarihini sormazdı. Hesap sorma hisseleri ise çoktan gözaltına alınmış, işlem sırası kapatılmıştı. Borsanın kapısında bir tabela asılıydı:

"Burada soru sormak yasaktır. Sadece inanmanız beklenir."

Borsada yaprak kımıldasa haberi olanlar, sıra kendi kasalarına gelince sihirbaza dönüyorlardı. Elin kısıtlı bütçeyle çarşı pazar dolaştığı diyarda, hayatın olağan akışını, iktisat kurallarını ve mantık yasalarını altüst eden mucizeler (!) gerçekleşiyordu.

Bir borsacı, elinde megafonla bağırıyordu:

— Utanma hissesi satın alan var mı? Ucuzdan veriyorum! Beş paralık utanç, on paraya! Alan yok mu? Alan yoksa taban yapıyor, ona göre!

Kimse almıyordu. Herkes satıyordu. Utanç, o ülkede en değersiz meta olmuştu. Altından bile değersiz.

Hissesini aldığı şirketin bilançosunda sürekli zarar ettiğini göre göre, aklı başında hangi insan 163 milyon lirasını gözü kapalı o batık şirkete yatırırdı?

Hangi rasyonel akıl, zarar eden bir gemiye servetini bağlardı?

Ama o da ne; bu nasıl bir ilahi lütufsa, "Allah yürü ya kulum" demiş olmalı ki, zarar eden o şirketin hisseleri mucizevi bir şekilde uçuşa geçiyor, yirmi katı aşan bir kârla, sadece 5 ayın sonunda o para 2 milyar 170 milyon lira olarak cebe dönüyordu!

Külkedisi bile saraya bal kabağı arabayla gitmişti, bunlar ise zarar eden kâğıtlarla servet sarayları kuruyordu. Külkedisinin balkabağı gece yarısı sıfıra dönerdi; bunların balkabağı ise her gece biraz daha büyüyordu. Çünkü onların masalında gece yarısı yoktu. Saat hep "şimdi"ydi. Ve "şimdi", hep onların lehineydi.

Halkbank'ın kasaları okyanus ötesine yol alırken, dezenfektanı kendi bakanlığına kendi firmasından altın tabakta satan tüccar bakanlar, "Biz spekülasyonla iş yapmayız, hizmet ehliyiz" diye kürsüden asilane nutuklar atıyordu.

Arada sırada kürsüye çıkıp "Temiz toplum, temiz siyaset" vaazı verenlerin sakallarından dürüstlük damlıyormuş gibi yapmaları ise oyunun en eğlenceli, bir o kadar da acı kısmıydı. O sakallar, her vaazdan sonra biraz daha uzuyor, biraz daha beyazlıyor, biraz daha "bilge" görünüyordu. Ama altında ne olduğunu bir tek berberler biliyordu. Berberler ise konuşamıyordu. Çünkü onların da dükkânı, o sakalların gölgesindeydi.

İşin en trajikomik tarafı ise şuydu: Bunu yapan kişi mahalle arasındaki bir kooperatifin ya da Çemişkezek Spor Kulübü'nün başkan yardımcısı değildi; ülkeyi yöneten, adaletle kalkınma yeminleri eden iktidar partisinin genel başkan yardımcısı ve eski bir bakandı!

Peki, bu ülkede 25 bin lira emekli maaşıyla tencere kaynatmaya çalışan milyonlar "Bu parayı nereden buldun?" diye sorarken, kürsüdekiler neden lal oluyordu?

Sormak, o ülkede bir suçtu. Ama susmak, daha büyük bir suçtu. En büyük suç ise, bağıranların değil, susanların hanesine yazıldı. Çünkü yüzsüzlük borsasının en değerli hissesi, sessiz çoğunluğun rızasıydı. O hisse, her sabah "günaydın" der gibi satın alınıyor, her akşam "iyi geceler" der gibi kapatılıyordu.

Bu devasa servet başka hangi karanlık ortaklıkların, gizlenen hissedarların ya da sihirli ellerin eseriydi?

Bir tarihçi, not defterine şöyle yazdı:

"Bu devir, 'Yüzsüzlük Çağı' olarak kayıtlara geçecek. Tarih, utanmayanları değil, utandırmayanları yazacak."

Nasıl olmasındı ki?

2016'nın o sıcak yaz akşamından sonra adalet terazisi kilitlenmiş, mühür ehline değil, rozetlisine teslim edilmişti. Adliye koridorları parti binalarının arka odalarına bağlanınca, suçun da günahın da üzeri en şık kanun maddeleriyle, en kadife kılıflarla örtüldü.

Artık kanunsuzluklar birer "hukuki detay", talanlar ise "beka meselesi" idi.

Ancak bu saadet zincirinin halkaları o kadar kalındı ki, dışarıda kalan açlar, işsizler, borç batağındaki esnaf asla o zincirin içine dâhil olamadı.

Zincir kendi içine doğru büyüyor, kendi etrafında dönüyor, halk ise sadece bu büyüleyici illüzyonu seyretmekle yetiniyordu.

Ne de olsa sihirbazın şapkasından çıkan tavşan hiç bitmiyor, ama o tavşanın eti halkın tenceresine bir türlü düşmüyordu.

Ve günün birinde, o tavşanların hepsi, sihirbazın kendi rüyalarında bile onu kovalamaya başladı. Sihirbaz uyandığında, şapkasına baktı. Şapka boştu. İlk kez boştu. Ve o an anladı ki, tavşanlar sadece şapkadan çıkmıyordu; bir gün, bir yerden, bir hesap sorma hissesiyle geri döneceklerdi.

Çünkü masallar bitmez. Sadece anlatıcı değişir.

Ve o gün, anlatıcı artık kürsüdeki adam değildi.