Göz boyamanın, gerçeği tersyüz etmenin ve kerameti kendinden menkul bir "beka" masalının en konforlu kalkanıdır halı altı siyaseti.
Mantık düzlemi o kadar tersine evrilmiştir ki; evinizin ortasında koca bir yangın çıktığını fark eden komşunuza teşekkür etmek yerine, "Niye bağırıp huzurumuzu kaçırıyorsun, yangını sen çıkardın!" diye camdan bağırmaya başlarsınız.
Son günlerin popüler siyasi retoriği de tam olarak bu minvalde ilerliyor: "Fon yolsuzluğu ortaya çıkmasa iktisadi güvenlik güven altında. Yolsuzluk ortaya çıkınca konu Türkiye’nin iktisadi güvenliğine sabotaj düzenlemek oluyor."
Siyaset bilimi bu refleksin adını çoktan koydu: Suçu mesaja ve haberciye yüklemek, yani klasik dış güçler/komplo anlatısı. Bu kurnazca kurgulanan cümlenin ardındaki yegâne amaç, lambayı karanlık odaya değil, odadaki karanlığı ifşa eden el fenerine tutmaktır. Asıl mesele olan usulsüzlüğün üzerini kalın bir örtüyle sıvamak, kamuoyunun merceğini suçludan alıp ifşa edene çevirmek hedeflenir.
Tıpkı gövdesi çürümüş, içeriden kurtlanmış koca bir geminin kaptanı gibi düşünün. Kaptan, gemi su aldığında "Deniz suyu içeri girmese gemi batmayacak, demek ki suç suyu içeri alan dalgalarda değil, bunu rapor eden miçoda" der. Kendi yönetim zafiyetlerini "millî güvenlik" perdesinin arkasına saklar; her haklı eleştiriyi, her denetim çabasını "vatan hainliği" ve "sabotaj" damgasıyla kriminalize eder. Amaç basittir: "Biz ve düşmanlar" ikilemi yaratarak tabanı kenetlemek, yolsuzluk yapanı değil, bunu haberleştireni "ortak düşman" ilan edip safları sıklaştırmak.
Peki, bu zihniyetin hâkim olduğu bir iklimde adil bir yolsuzluk mücadelesi beklemek mantıklı mıdır?
Cevap ne yazık ki açık: Son derece zayıf bir ihtimal, hatta safdillik.
Çünkü bu bakış açısında devletin imajı, adaletten ve şeffaflıktan önde gelir. Çürümüşlük halının altına süpürülürken, adalet mekanizmaları suçluları yakalamak için değil, skandalların üstünü örtmek ve eleştirmenleri susturmak için birer zırhlı araca dönüşür. Hatta alarm zillerinin çaldığı bu tür dönemlerde, konuşanlara, yazanlara, sorgulayanlara yönelik çok daha rafine ve yeni baskı biçimlerinin kapıda olduğunu öngörmek kehanet sayılmaz.
Çünkü denetimi ve eleştiriyi bir "tehdit" olarak görenler, sonunda kendi gölgelerinden bile korkar hale gelirler. Oysa gerçek iktisadi güvenlik; halının altını süpürmekle değil, o odanın ışığını sonuna kadar açmakla mümkündür. Işıktan korkanların ise eninde sonunda karanlıkla imtihanı kaçınılmazdır.