Medeniyetimizin köklerinde, insanı insan kılan en temel ölçü edep, erkân ve ferasettir. Yılların, hayatın çilesinin ve tecrübenin getirdiği o ağırbaşlı sükûnetle meselelere yaklaşmak; bir Türk-İslam dervişinin ya da bir Ahilik pirinin nazarında olgunluğun nişanesidir.

Lakin günümüz insan ilişkilerinde ve iş dünyasında öyle bir sığlık ve yozlaşma hâkim ki; meseleler hikmetle çözülmek bir yana, nefislerin, küçük egoların ve sığ takıntıların tatmin edildiği birer kum havuzuna döndü.

Haklılığın açıkça ortada olduğu, hatanın nerede başladığının ferasetle idrak edildiği durumlarda bile karşı tarafın aynı kısır döngüyü ısıtıp ısıtıp masaya getirmesi, sadece bir iletişim kazası değil; derin bir ahlak, liyakat ve adalet krizidir.

Hz. Mevlânâ’nın asırlar ötesinden gönüllere fısıldadığı o hikmetli düstur tam da bu noktada kulağımıza küpe olmalıdır:

"Dün ne kadar söz varsa düne ait kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım."

NEFİS MUHASEBESİNDEN LİYAKATİN AĞIRLIĞINA

Bizler, "Nefsini bilen Rabbini bilir" düsturuyla büyüyen bir medeniyetin evlatlarıyız.

Günümüzün toplumsal ve yönetsel düzleminde en büyük açmazımız, adaletin ve liyakatin yerini nefsani hesapların, kaprislerin ve anlık ego tatminlerinin almasıdır.

Profesyonel hayatta veya ikili ilişkilerde karşısındakinin gösterdiği hoşgörüyü, sevgi, saygı ve feraseti "zayıflık" ya da "kabul edilmiş bir suç" olarak okuyan bir zihniyet türedi.

Oysa erdemli insan; haklı olduğu halde sulhu seçer, meseleyi uzatmaz, aradaki bağı korumak adına alttan almayı bir gurur meselesi yapmaz.

Bu bir teslimiyet değil, inancın ve karakterin getirdiği yüksek bir feragattir.

Fakat ne yazık ki bu yüksek ahlaki duruş, liyakatsiz ve derinlikten yoksun kimseler tarafından yanlış yorumlanır.

Kendi haksızlığını örtbas etmek, içindeki tutarsızlığı gizlemek için sürekli dünü kaşıyanlar, aslında Ahilik edebinden, erkânından ve insan olma sanatından bihaber olduklarını ifşa ederler.

YÖNETSEL PROFESYONELLİK VE “BOOM” DİYEN SESSİZLİK

Hakiki bir yönetici veya meslek erbabı, kriz anlarında kimin bağırıp çağırdığıyla değil, kimin ürettiğiyle, sabrıyla ve davasının ciddiyetiyle ölçülür. Karşınızdaki kişi hâlâ sığ takıntılarla aynı lafları evirip çeviriyorsa, ona verilebilecek en büyük cevap ne aynı nefsani seviyeye inip münakaşa etmektir, ne de haksız bir ezikliğe boyun eğmek.

Gerçek profesyonellik ve adalet duygusu, o çirkin gürültünün ortasında sükûnetle durabilmeyi, ferasetle "Ben neyi temsil ettiğimi biliyorum" diyebilmeyi ve en nihayetinde yüzünü hakiki üretime dönmeyi gerektirir.

SON SÖZ: YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK

Bırakalım dünün kifayetsiz muhakemeleri, nefsani kuruntuları ve bitmek bilmeyen hesapları dünde kalsın.

Toplum olarak da bireysel ilişkilerimizde de ihtiyacımız olan şey; hamasetten uzak, adaleti ve liyakati pusula edinen, üreten bir akıl ve demlenmiş bir vicdandır. Çünkü kelimelerin tükendiği, samimiyetin suistimal edildiği yerde asıl duruş; işine sarılmak, hakikati kendi sükûnetinde yaşamak ve gerisini o gürültülü yalnızlığıyla baş başa bırakmaktır.

Bu kez o köklü ses, edep çizgisi ve duruş, tam da istediğin ağırlıkta yerine oturmuş olur mu?