Toplumsal yaşam, birbirine incelikle bağlı kılcal damarlardan oluşan büyük bir organizmadır. Ne var ki bizler, bu organizmanın bir organı hastalandığında diğerlerinin bundan etkilenmeyeceği yanılsamasına düşeriz. Oysa acı gerçek, her büyük yıkımın ardından yüzümüze tokat gibi çarpar: Az gelişmişlik asla bölünmez bir bütündür. Bir alandaki liyakatsizlik, ihmal veya vizyonsuzluk, görünmez kanallarla tüm sisteme sızar ve nihayetinde toplumun tamamını kapsayan kolektif bir trajediye dönüşür.

Fizikte Birleşik Kaplar Yasası bize basit ama sarsılmaz bir ilkeyi öğretir: Farklı biçim ve hacimlerdeki kapların tabanları birbirine bağlıysa, sisteme dökülen sıvı hepsinde aynı seviyeye ulaşır. Toplumsal yapılar da tam olarak bu esasa göre işler. Eğitimden altyapıya, hukuktan sağlık sistemine, maden tesislerinden şehir planlamasına kadar her kurum bu büyük çarkın birer dişlisidir. Birleşik kapların birindeki seviye düşüklüğü ya da eksiklik, diğer kapları da kendi sığlığına çekmeye mahkûmdur.

Ülkemizde yaşadığımız ve yüreğimizi yakan silsileye baktığımızda, bu yasanın amansız çalışmasına tanıklık ederiz:

Erzincan Çöpler Altın Madeninde yaşanan kaza, gezegenin dengesini hiçe sayan bir açgözlülükle birleşen planlama eksikliğinin resmidir. Sürdürülebilirliğin ekonomik, çevresel ve sosyal boyutları bütünsel bir yaklaşımla ele alınmadığında; tek bir altın alyansın arkasında bırakılan 20 tonluk atık, toprağımızı ve suyumuzu zehirleyen büyük bir habitat tahribatına dönüşür.

Bolu’daki Grand Kartal Otel’de 36’sı çocuk 78 canımızı kaybettiğimiz yangın tragedyası, bu zihniyet yangınının ne denli sirayet ettiğini gösterdi. İtfaiyenin zamanında ulaşamaması, yetersiz donanım ve kriz yönetimindeki koordinasyonsuzluk müstakil ihmaller değildir. Zihniyeti gelişmemiş bir sistemin birleşik kaplarından taşan kolektif bir vizyonsuzluktur.

Son olarak İstanbul Ayazağa’da ve kentin dört bir yanında tanık olduğumuz sel felaketleri... İklim krizinin ısınan atmosferle birlikte havayı büyük bir süngere dönüştürdüğünü biliyoruz. Ancak doğanın sertleşen ritmini felakete dönüştüren, betona hapsettiğimiz toprak ve gasp ettiğimiz dere yataklarıdır. Yağmuru emecek toprağı yok edip suyun doğal akışını kestiğimizde, su bulduğu tek yoldan—yani sokaklarımızdan—akacaktır.

1999 Marmara depreminden 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerine kadar bu topraklarda çekilen tüm büyük acıların kökeninde aynı dip dalga yatar: Coğrafyayı, mimariyi, mühendisliği ve hukuku birbirinden yalıtılmış kompartımanlar sanmak. Oysa az gelişmişlik; kültürde baş gösterip mimaride devam eden, denetimsizlikte kök salıp madende veya bir otel koridorunda can alan kesintisiz bir sürekliliktir.

Tek bir alanı düzelterek güvende olamayız. Gelişmişlik, toplumun tüm yapılarının eş zamanlı, ahlaklı, nitelikli ve proaktif bir anlayışla yükseltilmesiyle mümkündür. Aksi halde, birbirine kopmaz bağlarla bağlı bu birleşik kaplar, en zayıf ve en liyakatsiz halkasından taşmaya ve bizleri aynı acı felaketlerin kucağında eşitlemeye devam edecektir.

Su testisi henüz kırılmadan, ışıklar hâlâ yanıyorken ve sular kesilmemişken; zihniyetimizden kentlerimize kadar bütünsel bir dönüşümü başlatmak zorundayız. Çözüm parçalarda değil, bütünün kendisindedir.