Sevgili okuyucularım,

İki haftadır yazılarıma ara verdim. İnsan bazen sözcüklerden uzaklaşma gereksinimi duyuyor. Fakat düşünceden, memleket kaygısından, sizlerle kurduğu sıcak bağdan uzaklaşması kolay değil. Ayrı kaldığımız bu günlerde de ülkemizin meselelerini düşünmeden, sorgulamadan edemezdim. Şimdi yine birlikteyiz. Kaldığımız yerden, hak ve gerçek bildiklerimizden ödün vermeden…

Bugün siyasetin en temel sorunlarından birisi: Karakter ve emanet bilinci.

Seçmen oyunu verir, siyasetçi o oyla bir makama gelir. Fakat o makam, kazananın kişisel mülkü değildir. Sandıktan çıkan yetki, kişiye değil, halka aittir. Seçilmiş olmak, halka karşı sorumluluğu ortadan kaldırmaz, aksine, artırır.

O halde şu soruyu soralım: Bir siyasetçi, kendisine verilen yetkinin yönünü değiştirdiğinde, seçmeninin iradesini de kendi kararıyla değiştirebilir mi? Sandıkta kazanılan temsil yetkisi, bir rozet değişikliğiyle başka bir siyasal iradeye devredilebilir mi?

Parti değiştirmek, tek başına her durumda ahlaki bir suç sayılmayabilir. Siyasette fikir değişikliği de olasıdır, yanlış bir partiden ayrılmak da. Ancak seçmenin hangi kimliğe, hangi programa ve hangi vaatlere güvenerek oy verdiğini görmezden gelmek başka bir şeydir. Özellikle bu değişim, baskı veya çıkar ilişkileriyle açıklanıyorsa, mesele kişisel tercihin ötesindedir. İddialar kanıtlanmadan hüküm verilemez, fakat iddiaların kendisi bile siyasal şeffaflığın ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Hukuk siyasal güce göre eğilip bükülemez. Belediye başkanları hakkındaki iddialar elbette soruşturulmalı, yargılama yapılmalıdır. Fakat suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar herkes masum sayılmalıdır. Tutuklama, cezalandırmanın peşin biçimine dönüştürülmemelidir. Seçilmişlerin görevden uzaklaştırılması keyfîliğe değil, hukuka dayanmalıdır. Hukuk kimileri için kılıç, kimileri için kalkan olursa geriye adalet yerine ayrıcalık kalır.

Asıl sorun, siyasetçinin ne söylediğinden çok, güç karşısında ne yaptığıdır. İlkeler rahat koltuklarda kolay savunulur. Karakter, bedel ödeme ihtimali doğduğunda sınanır. Makamını korumak için ilkesinden vazgeçenle, ilkesini korumak için makamını kaybetmeyi göze alan arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Aristoteles’in yüzyıllar önce üzerinde durduğu erdem, yalnızca güzel söz söylemek değil, doğru olanı davranışa dönüştürmektir. Cesaret, adalet ve ölçülülük, insanın karakterini belirleyen temel değerlerdir. Siyasette de durum farklı değildir. Bir rozeti değiştirmek birkaç dakika sürer, güveni kazanmak yıllar, kaybetmek ise bazen tek bir karardır.

Cumhuriyet’in özü yalnızca seçim yapmak değildir. Yurttaşın iradesine saygı duymak, hukukun üstünlüğünü korumak ve kamusal görevi kişisel çıkarın üzerinde tutmaktır. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, yurttaşı kul olmaktan çıkarıp egemenliğin sahibi kılma ülküsüne dayanır. Bu ülküyü yaşatmak, onu törenlerde anmakla değil, ilkelerini gündelik siyasette savunmakla olasıdır.

Sevgili okuyucularım, sandıkta alınan oy bir ganimet değil, emanettir. O emaneti kendi hesabına kullanan, yalnızca seçmenine değil, demokrasinin kendisine karşı da sorumludur.

Zira sandıkta kazanılan, rozetle devredilemez. Halkın iradesi, hiçbir siyasetçinin kişisel tasarrufuna bırakılamaz.