1 Ekim 2026 günü meclisin açılışında, “sürecin şeffaf bir şekilde takibini ve denetlenmesini sağlamak üzere bir ‘İzleme Komisyonu’ kurulacaktır” denildi.
Zaten süreç, 1 Ekim 2024 günü TBMM’nin açılışında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, DEM Parti milletvekillerine el uzatarak tokalaşmasıyla başlamıştı.
Süreç başladığından bu yana iki yıl geride kaldı. Bu süre içinde Kürt sorunu, çatışma çözümü ve toplumsal barış üzerine, hem siyasal alanda hem de siyaset dışı alanda, yoğun bir fikir jimnastiği yapılır olmuştur.
Aslında yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı yeni değildir. Türkiye, özellikle 2009’daki açılım tartışmalarından başlayarak 2013–2015 Çözüm Süreci’ne uzanan dönemde, Kürt meselesinin çatışma dışı yollarla çözümü ve toplumsal barışın inşası konusunda önemli bir deneyim yaşamıştır. O dönemde yalnızca siyasal aktörler değil; sivil toplum örgütleri, akademisyenler, hukukçular, sendikalar, barolar, meslek örgütleri ve yerel yönetimler de sürecin farklı boyutları üzerine düşünür ve tartışır olmuşlardır.
Yani o yıllarda sivil toplum kuruluşları, kendi alanlarından sürece müdahil olmaya, düşünce üretmeye, raporlar hazırlamaya çalışmışlardır. Hukuk örgütleri sorunun hukuki boyutunu tartışırken, sendikalar emek ve barış ilişkisini, akademik çevreler çatışma çözümü ve müzakere modellerini, yerel yönetimler ise yerelden barışın nasıl sağlanabileceğini gündeme taşımışlardır.
Dolayısıyla bugün yeniden “süreç” dediğimizde, aslında sıfırdan başlanmış olunmamaktadır. Çünkü 2013–2015 döneminin siyasal hafızası yanında, aynı zamanda o dönemde üretilmiş raporlar, konferanslar, hukuk tartışmaları, akademik çalışmalar bulunmaktadır.
***
Ayrıca devlet de farklı ülkelerdeki çatışmalı ve ayrılıkçı hareketlerin çözümü deneyimlerini incelemiştir.
Nitekim bu nedenle 2013-2015 Çözüm Süreci kapsamında, 9 Nisan 2013'te 17 üyeli TBMM Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Ve bu komisyonun 2 Aralık 2013 tarihli raporunda: -Dünyadaki benzer çatışma ve barış süreçlerinin ayrıntılı olarak incelendiği ifade edilmiştir.
-Özellikle Kuzey İrlanda (İRA sorunu), İspanya (BASK sorunu), Güney Afrika, Kolombiya, Endonezya, Nepal, El Salvador, Guatemala, Sierra Leone, Sudan ve Burundi gibi ülkelerdeki farklı çatışma deneyimleri karşılaştırmalı olarak ele alındı denilmiştir.
-Ama her ülkenin, kendi tarihsel ve siyasal koşullarına göre, farklı yöntemler geliştirdiği de özellikle vurgulanmıştır.
Sonuçta yapılan bu çalışmalara baktığımızda, devletin de bu sorunun, yalnızca güvenlik ve askerî yöntemlerle çözülemeyeceğini görür olduğunu söyleyebiliriz.
Elbette dünyadaki örnekleri bilmek, barışın hangi koşullarda kalıcı hale gelebildiğini görmek önemli bir başlangıçtır.
Ama buradan yola çıkarak Türkiye’nin, bu sorunu somut demokratik dönüşümlerle çözmesi de çok zor bir aşama olacaktır diyebiliriz.
***
Zaten Türkiye açısından asıl sorun tam da budur.
Nitekim devletin, bütün bu deneyimleri yıllar boyunca incelemesi, farklı ülkelerin çatışma çözümü modellerini raporlarına almış olması ve bunların hangi koşullarda sonuç verdiğini tartışmış olmasına rağmen, gereken dönüşümler konusunda henüz bir yaklaşım ortaya konulabilmiş değildir.
Oysa çatışma çözümünde sorun, dünyadaki modellerden birini olduğu gibi Türkiye’ye taşımak değildir. Sorun, bu deneyimlerin ortak sonuçlarını, kendi tarihsel gerçekliğimizle buluşturabilmektir.
Yine de bugünkü tabloda diyalog kanallarının açıldığı, ancak bunun henüz kapsamlı bir müzakere zeminine dönüşmediği yönünde bir görüntü vardır. Nitekim baskın olan siyasal bakışta sürecin, demokrasi, özgürlükler, eşit yurttaşlık, hukuk ve toplumsal barış boyutlarından çok, “Terörsüz Türkiye” kavramı etrafında tanımlandığı görülmektedir. Oysaki Türkiye’nin ihtiyacı, çatışmanın nedenlerini yalnızca güvenlik başlığı altında değil, siyasal, hukuksal ve toplumsal boyutlarıyla ele alabilen bir çözüm iradesidir.
Ve bu irade, olması ve de cesur kararlar alabilmesi gereken bir iradedir.
Bu nedenle barışı, yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi üzerinden tarif etmek, meselenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır olacaktır.
Dolayısıyla toplumsal barışın ilk koşullarından biri, devletin yurttaşına güvenlik sorunu ya da potansiyel tehdit olarak değil, eşit bir özne olarak yaklaşabilmesidir.
Çünkü çatışma yaşanmış toplumlarda insanlar yalnızca bugünün politikalarıyla değil, geçmişin acılarıyla da birlikte yaşarlar.
Ve de son söz: Bugün Cumartesi… Ama Cumartesi, bize çok kanlı ve de unutulmayan bir katliamı hatırlatır. Bu da diğer bir yazımızın konusu olsun.