Tiyatro sahnesinde bir silah asılı duruyordu. Herkes onu görüyordu. Oyuncular da seyirciler de... Fakat kimse ne zaman patlayacağını bilmiyordu. Belki de herkes biliyor, yalnızca bilmiyormuş gibi yapıyordu.

Sahnenin ortasında bir kürsü vardı. Bir zamanlar adına adalet denilen, önünde herkesin eşit sayıldığı o yüksek kürsü. Ne var ki perdeler her açıldığında biraz daha alçalmış, sonunda bir pazarlık masasına dönüşmüştü.

Artık orada haklıyla haksız değil, alacaklıyla verecekli karşı karşıya geliyordu.

Vicdanın yerini hesap, hukukun yerini pazarlık almıştı.

Adaletin gözündeki bağ çözülmüş; terazisinin bir kefesine çıkarlar, ötekine devletlerin itibarı konulmuştu.

Üstelik bu pazarda herkesin bir fiyatı vardı. Kimi itibarını, kimi sessizliğini, kimi de başkasının hakkını satıyordu. Satıcılar değişiyor, tezgâhlar yenileniyor ama pazara çıkarılan mal bir türlü değişmiyordu: Adalet.

Sahnenin ön sıralarında devletler oturuyordu. Oyunun nasıl yazıldığını, hangi repliğin kimin çıkarına hizmet ettiğini biliyorlardı. Yine de her perdenin sonunda ayağa kalkıp alkışlıyorlardı. Çünkü kimse oyun bitmeden salondan ayrılmak, bir sonraki perdede kendisine düşecek rolü kaybetmek istemiyordu.

Alkışlar yükseldikçe sahnedeki oyuncular kendilerini haklı sanıyordu. Oysa alkışlanan hakikat değil, herkesin bir gün ihtiyaç duyabileceğini düşündüğü yalandı.

Derken sahnenin ortasına bir oyuncu çıktı. Göğsünü gere gere, bütün salonun duyacağı bir sesle bağırdı:

"Bırakın dedim, bıraktılar!"

Salonda bir alkış tufanı koptu.

Kimse, bırakılanın neden tutulduğunu sormadı. Kimse, bir insanın özgürlüğünün nasıl olup da başka bir insanın iki dudağı arasına sığabildiğini sorgulamadı. Hatta bazıları bu sözleri bir adalet gösterisi sandı.

Oysa o tek cümle, sahnedeki bütün dekoru yıkmaya yetmişti.

Çünkü adaletin bir kişinin buyruğuyla dağıtıldığı yerde, özgürlük de aynı kişinin bir sonraki buyruğuna kadar yaşayabilirdi.

Peki, duvarda asılı duran silah ne zaman patlayacaktı?

Çıkar oyunları sona erip ahlaki çöküş tamamlandığında mı?

Yoksa kimsenin güvenmediği bir adalet düzeninde, devletler birbirlerine verdikleri sözlerin de artık bir hükmü kalmadığını anladığında mı?

Belki de silah çoktan patlamıştı.

Biz yalnızca alkışların gürültüsünden sesini duyamamıştık.

Ve şimdi, her defasında aynı oyunu izlemek üzere salona yeniden giriyorduk. Değişen oyunculara, yenilenen dekorlara, büyük vaatlerle açılan perdelere bakıp başka bir hikâye izleyeceğimizi sanıyorduk.

Oysa duvardaki silah hâlâ yerindeydi.

Üstelik namlusu artık sahneye değil, seyircilere dönüktü.