Bir ömür süren “Ben yapmadım, o yaptı!” hikâyesi…

Çocukluğumuzun en masum, belki de en eski savunma cümlesidir: “Ben yapmadım, o yaptı!”

Kim bilir kaçımız kırılan bir vazoyu, dökülen bir bardak sütü ya da yarım kalan ödevimizi bu cümlenin arkasına sakladık?

O yıllarda hayat daha sadeydi. Mahalle aralarında oynanan oyunlarda top komşunun camını kırdığında herkes bir anda masumlaşırdı. Annelerimizin karşısında başlar öne eğilir, gözler birbirini suçlayacak bir arkadaş arardı.

Okulda öğretmen ödevleri kontrol ederdi: “Öğretmenim, dün misafir geldi.” “Elektrikler kesildi, çalışamadım.” “Ben biliyordum ama heyecanlandım.”

Bir de öğretmenin verdiği zayıf notlar vardı. Nedense o notları biz almazdık, öğretmen verirdi!

Sonra büyüdük. Mahalle maçlarında yenildiğimizde hakem hakkımızı yemişti. Sınavı kazanamadığımızda sorular zordu. İşler yolunda gitmediğinde şartlar kötüydü.

Ve yıllar geçtikçe çocukluğumuzun o küçük savunma cümleleri de bizimle birlikte büyüdü. Yalnızca kelimeler değişti. “Ben yapmadım, o yaptı!” gitmiş, yerine daha yetişkin bir ifade yerleşmişti: “Ben hep mağdur oldum!”

MAĞDURİYET NE ZAMAN HAKLILIĞIN BELGESİ OLDU?

Mağdur olmak, bir haksızlık ya da olumsuzluk sonucunda maddi veya manevi zarara uğramaktır. Elbette hayatın içinde gerçek mağduriyetler vardır: haksızlığa uğrayan kadınlar, emeği sömürülen insanlar, ayrımcılığa maruz kalanlar, hakkı elinden alınanlar… Onların yaşadıklarını görmezden gelmek toplumsal vicdanı yaralar.

Ancak benim üzerinde durmak istediğim başka bir mesele var: Mağduriyetin bir yaşanmışlık olmaktan çıkıp kişiliğin, ilişkilerin ve iletişimin merkezine yerleşmesi.

Öyle ki bazen bir insanın ne söylediğinden çok ne kadar incindiği konuşuluyor. Kimin hangi sorumluluğu taşıdığı araştırılmadan, en çok kırıldığını söyleyenin haklı olduğuna karar veriliyor. Hatta dilimize bir ifade yerleşti: “Mağdur edebiyatı”.

İnsan düşünüyor… Acaba gerçekten hep başkaları mı bizi üzüyor? Yoksa bazen kendi yanlışlarımızla yüzleşmekten kaçmak için mağduriyetin güvenli limanına mı sığınıyoruz?

PSİKOLOJİ BU KONUDA NE SÖYLÜYOR?

Psikolog Rahav Gabay ve çalışma arkadaşları, 2020 yılında yayımlanan araştırmalarında kişilerarası ilişkilerde sürekli mağdur hissetme eğilimini incelediler. Bu eğilimde, yaşanan acının başkalarınca tanınmasını istemek, ahlaki üstünlük duygusu, başkalarının acısına daha az empati göstermek ve geçmişteki olumsuzlukları zihinde tekrar tekrar canlandırmak gibi özellikler tanımladılar.

Burada önemli bir ayrıntı var: İnsan gerçekten haksızlığa uğramış olabilir. Ancak geçmişteki haksızlığın bütün ilişkilerini açıklayan tek hikâyeye dönüşmesi yeni sorunlar yaratabilir. Çünkü sürekli kendi yarasına bakan insan, bazen karşısındakinin yarasını göremez.

Psikolojide “kendine hizmet eden yanlılık” diye bir kavram da vardır. Başarılarımızı kendimize, başarısızlıklarımızı ise dış koşullara bağlamaya yatkın olabiliriz. Çocuğumuz başarılıysa iyi yetiştirmişizdir; başarısızsa eğitim sistemi kötüdür. İşimiz yolundaysa çok çalışmışızdır; yolunda gitmiyorsa insanlar kıymetimizi bilmemiştir.

Elbette bazen haklı olabiliriz. Ama hepsinde mi?

BİR ZAMANLAR ÖZÜR DİLEMEK DE VARDI

Eski mahalleleri hatırlıyorum. Komşular birbirine küserdi. Aileler arasında kırgınlıklar yaşanırdı. Arkadaşlar tartışır, çocuklar kavga ederdi. Sonra bazen bir tabak aşure, bazen kapı önünde içilen bir çay, bazen de bir büyüğün “Hadi artık, uzatmayın!” sözüyle buzlar erirdi.

Kimse her zaman haklı değildi. Ama herkesin biraz geri çekilmeyi öğrenmesi beklenirdi.

Bugün ise iletişim araçlarımız çoğaldıkça birbirimizi anlama becerimiz aynı hızda gelişmedi. Eskiden kırgınlık iki kişinin arasında yaşanırdı. Şimdi aile gruplarına, arkadaş çevrelerine, sosyal medya sayfalarına taşınabiliyor. İnsanlar bazen anlaşılmak için değil, haklılıklarına tanık bulmak için konuşuyor.

Her olayın bir savcısı, bir sanığı, bir de seyirci topluluğu oluşuyor. Oysa ikili ilişkiler mahkeme salonu değildir. Sevginin olduğu yerde sürekli davacı ve davalı aranırsa, bir süre sonra ilişkinin kendisi kaybedilir.

PEKİ BUNUN TOPLUMSAL BEDELİ NEDİR?

Bence en önemli sonuçlardan biri sorumluluk duygusunun zayıflamasıdır. İnsan her başarısızlığının nedenini dışarıda aradığında kendisini değiştirme ihtiyacını daha az hissedebilir.

Bir diğeri empati kaybıdır. Sürekli kendi mağduriyetini anlatan insan, karşısındakinin de incinmiş olabileceğini unutabilir. Her tartışmanın sonunda mutlaka bir suçlu bulunacaksa, ilişkilerde güven de aşınır.

Bu yaklaşım aileden arkadaş çevresine, kurumlardan toplumun geneline yayıldığında kutuplaşmayı besleyebilir. İnsanlar ortak çözüm aramak yerine kendi mağduriyet hikâyelerinin etrafında birleşebilir.

Ve belki de en acısı, gerçekten haksızlığa uğrayanların sesleri, her anlaşmazlığın mağduriyet olarak anlatıldığı büyük gürültünün içinde duyulmaz hâle gelebilir.

HAKLI ÇIKMAK MI, MUTLU OLMAK MI?

Yıllar içinde insanın öğrendiği en önemli şeylerden biri şu galiba: Her tartışmayı kazanmak, her ilişkiyi kazanmak anlamına gelmiyor. Bazen haklı olduğumuzu kanıtlamak uğruna dostluklarımızı, sevgilerimizi, yılların biriktirdiği güzel hatıraları kaybediyoruz.

Bir düşünelim. Hayatımız boyunca kaç kişiye kırıldık? Kaç kişiyi suçladık? Kaç kez “Bana bunu nasıl yapar?” dedik? Peki kaç kez durup kendimize “Ben bu hikâyenin neresindeyim?” diye sorduk?

Belki de gerçek olgunluk bu soruyla başlıyor. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkasını suçlamasından çok daha fazla cesaret gerektiriyor. Bir özür dilemek insanı küçültmez. Bir yanlışı kabul etmek insanın değerini azaltmaz.

Üstelik bazen karşımızdaki de haklı olabilir. İki insanın aynı olaydan farklı biçimlerde incinmesi mümkündür. Hayat her zaman siyah ve beyazdan oluşmuyor. Arada nice gri tonlar var.

Bir ressam olarak biliyorum ki bir resme derinlik veren de çoğu zaman o ara tonlardır. İnsan ilişkilerinde de öyle değil mi?

SON SÖZ

Çocukken kırılan vazoyu kimin kırdığı çok önemliydi. Çünkü annemiz kızacaktı. Ama bugün yetişkin insanlar olarak hâlâ kırılan her şey için bir suçlu arıyorsak, belki de çocukluğumuzun o savunma cümlesinden yeterince uzaklaşamamışız demektir.

Oysa hayat, sürekli kendimizi savunarak geçirebileceğimiz kadar uzun değil. Mağduriyet bazen insanın başına gelen bir olaydır. Ama onu hayat boyu taşıdığı bir kimliğe dönüştürmek, insanı geçmişin içinde tutabilir.

Elbette haksızlığa karşı çıkacağız. Hakkımızı arayacağız. Gerektiğinde sesimizi yükselteceğiz. Ama kendi payımıza düşen sorumluluğu da görmeyi öğreneceğiz.

Çünkü haklı olmakla haklı çıkmaya çalışmak aynı şey değildir.

Belki de çağımızın en büyük sorunu, herkesin haklı olmak istemesi değil; kimsenin kendi yanlışındaki payını görmek istememesidir.

Herkes kendisini mağdur olarak anlatıyorsa, yapılan yanlışların sorumluluğunu kim üstlenecek?

Belki de artık birbirimize “Kim haklı?” diye sormak yerine, “Bu kırgınlıkta hepimizin payı ne?” diye sormanın zamanıdır. Çünkü her hikâyede bir mağdur ararsak, sonunda hepimiz biraz yalnız kalacağız.