Bazen insan bir yolculuğa çıkmaz; kendi içinden eksik kalan bir parçayı aramaya çıkar.

Bu yaz benim için de tam olarak böyle oldu. Anadolu’nun yollarında ilerledikçe sadece şehirleri değil, kendimi de yeniden okudum. Her durakta biraz değiştim, her manzarada biraz daha derinleştim. Ve fark ettim ki bu topraklarda dolaşmak, aslında insanın kendi hafızasında yürümekmiş.

Adım adım, şehir şehir, bazen bir dağın yamacında, bazen bozkırın ortasında, bazen binlerce yıllık bir taşın önünde durup düşündüm: Neden şimdiye kadar bu toprakları böylesine ayrıntılı gezip görmemişim?

Çünkü Anadolu yalnızca gezilecek bir coğrafya değil. Her köşesinde başka bir hikâye, başka bir uygarlık, başka bir türkü var. Biraz dikkatle baktığınızda taş konuşuyor, su anlatıyor, bozkır dile geliyor.

Bu yaz yolum önce Kayseri ve çevresine, ardından Bolu’ya; son olarak da Yozgat, Kırşehir ve Kaman’a düştü.

YOL ARKADAŞLIĞI DA BİR YOLCULUKTUR

Yozgat’a gidişimizin asıl nedeni, 1996 yılından bu yana sürdürülen Bahadın Şenlikleri’ne katılmaktı.

Ama yolculuk bazen varacağınız yerden önce, yanınızda kimlerin olduğuyla anlam kazanıyor.

Bu yolculukta yanımda iki değerli yol arkadaşımız vardı: Eski dostum, Hollanda Kültür Sanat Vakfı Başkanı Adnan Dalkıran ve kısa zamanda kendisinden çok şey öğrendiğimiz Kalkınma Atölyesi Kooperatifi’nin genel sekreteri ve sosyal kalkınma uzmanı Ertan Karabıyık.

Entelektüel birikimi olan insanlarla yolculuk etmek, aynı anda iki farklı kitap okumaya benziyor.

Adnan Dalkıran geçtiğimiz coğrafyaya kültürün ve sanatın penceresinden bakarken, Ertan Karabıyık aynı coğrafyayı kalkınma, üretim, örgütlenme, gelişme ve gelecek üzerinden okuyordu.

Onları dinlerken aklıma Charles Darwin’e atfedilen bir düşünce geldi: Bir toplumun gelişebilmesi için bilim ve sanat iki kanat gibidir. Bu kanatlardan biri eksik olduğunda toplumun yükselmesi, özgürleşmesi ve kendi geleceğini kurması da zorlaşır.

BAHADIN: BİR BELDEDEN FAZLASI

Bahadın, Yozgat’ın küçük bir beldesi.

Şenliklerini yıllardır duyar, merak ederdim. Gidip görünce anladım ki buradaki mesele yalnızca birkaç gün süren bir eğlence değilmiş.

Karşımda kolektif ruhun aydınlattığı farklı bir Anadolu yerleşimi vardı.

Yurt dışında yaşayanlar, Türkiye’nin farklı şehirlerine göçmüş olanlar, geçmişte burada yaşamış insanlar, Bahadın’dan yolu geçmiş olanlar ve gönlünün bir tarafı hâlâ burada kalanlar…

Ağustos geldiğinde yeniden buluşuyorlar.

Geçmişi yad ediyor, eski dostlukları tazeliyor ama yalnızca geçmişi konuşmuyorlar. “Bahadın’a daha ne katabiliriz?” diye düşünüyor, tartışıyor, üretiyorlar.

Belki de Anadolu’nun en büyük gücü burada saklı: İnsan gider ama gönlünün kökleri bazen yerinde kalır.

SARIKAYA: BİNLERCE YILDIR AKAN SU

Geceyi Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinde geçirdik.

Şahane bir termal su…

Fakat beni asıl şaşırtan, ilçenin ortasında karşımıza çıkan yapıydı. Roma döneminden bugüne ulaşmış, Anadolu’nun en özel termal yapılarından biri.

Sarıkaya Roma Hamamı…

Yaklaşık iki bin yıldır aynı sıcak suyun aktığı bir yapı.

MS 2. yüzyılda, Roma döneminde bölgede Aquae Sarvenae olarak bilinen termal kaynağın üzerine inşa edilmiş.

Bir efsaneye göre kralın hasta kızı bu suda iyileşir ve bunun üzerine hamam ve şehir inşa edilir.

Efsane midir bilinmez… Ama insan iki bin yıldır akan sıcak suyun karşısında durunca şunu düşünüyor: Bu suyun var bir hikmeti…

BOZKIRIN TEZENESİ’NİN İZİNDE

Sonra yolumuz Kırşehir’e düştü.

Bozkırın Tezenesi, Anadolu’nun büyük ozanı Neşet Ertaş’ın izindeydik.

Müzeyi gezdik, ardından Muharrem Ertaş’ı, sazı ve küçük Neşet’i anlatan heykeli gördük.

Bir baba, bir çocuk, bir saz… Bazen bir hayatı anlatmak için birkaç figür yeter.

Bozkırın ortasında Neşet Ertaş’ın sesi sanki hâlâ yükseliyordu.

Gönül dağlarımızı da yanımıza alıp evvelimiz ve ahirimizle yeniden yola düştük.

Çünkü Anadolu’da bir yerden ayrılırken aslında hiçbir yerden ayrılmıyorsunuz.

KAMAN’DA ANADOLU’DAN JAPONYA’YA AÇILAN KAPI

Son durağımız Kaman’dı.

Kaman-Kalehöyük Arkeoloji Müzesi, Arkeoloji Enstitüsü ve Japon Bahçesi…

Anadolu’nun ortasında Japon estetiğiyle karşılaşmak başlı başına bir deneyim.

Binlerce yıl önceki Anadolu izlerine Japon bilim insanlarının sabırla dokunması etkileyiciydi.

Toprağın altında milliyet yok. Katman katman insanlık var.

Hititler, Frigler, Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar… Ve bugün biz.

VE YENİDEN ANKARA…

Sonra Ankara’ya döndük.

Yol boyunca düşündüm: Bahadın’da dayanışmayı, Sarıkaya’da binlerce yıllık suyu, Kırşehir’de bozlağın gücünü, Kaman’da insanlık katmanlarını…

Anadolu böyle bir yer.

Bir köy meydanında türkü, bir ilçede Roma suyu, bir bozkırda Japon arkeolog…

Ve sonunda insan şunu anlıyor: Anadolu yalnızca bir coğrafya değildir. Anadolu, insanın kendini yeniden bulduğu en eski yolculuktur.

Ve belki de en önemlisi: Anadolu bitmez… İnsan onun içinde yeniden başlar.