IV. Yapay Zekâ: İnsan Kendi Zekâsının Yankısından mı Korkuyor?
Yapay zekâ tartışmasını önceki teknolojilerden ayıran önemli bir özellik vardır. İnsanlık geçmişte çoğunlukla kendi fiziksel kapasitesini büyüten araçlar geliştirdi. Makine daha ağır yük kaldırdı, otomobil daha hızlı hareket etti, uçak insanın erişemeyeceği mesafelere ulaştı. Bilgisayar ise hesaplama kapasitesini büyüttü. Yapay zekâ ile birlikte ilk kez insanın kendisini diğer varlıklardan ayırmak için kullandığı temel özelliklerden biri olan zihinsel faaliyetler doğrudan teknolojinin alanına girmektedir.
Belki de bu yüzden yapay zekâya yönelik korku diğer teknolojik korkulardan daha derindir.
Çünkü mesele artık yalnızca “Makine bizim için ne yapacak?” değildir.
Soru giderek “Makine bizim yaptığımız şeyleri yapmaya başladığında insanın yeri ne olacak?” biçimine dönüşmektedir.
Yapay zekâ yazıyor, çiziyor, çeviri yapıyor, program geliştiriyor, örüntüler buluyor, öneriler oluşturuyor ve belirli koşullarda karar süreçlerine katılabiliyor. Bu durum insanda yalnızca ekonomik bir iş kaybı korkusu yaratmıyor. Daha derinde kimliğe ilişkin bir sarsıntı oluşturuyor.
İnsan yüzyıllar boyunca kendisini “düşünen varlık” olarak tanımladı. Şimdi insanın geliştirdiği makineler düşünmeye benzeyen faaliyetler gerçekleştirmeye başladığında şu soru kaçınılmaz hâle geliyor: İnsan olmak ne demektir?
Belki de yapay zekânın yarattığı en büyük felsefi rahatsızlık buradadır.
Yapay zekâ insanın karşısına tamamen yabancı bir zekâ olarak çıkmamıştır. Aksine büyük ölçüde insanlığın ürettiği metinlerden, görüntülerden, bilgilerden ve kültürel birikimden beslenmiştir. Bir anlamda yapay zekâ, insanlığın kendi entelektüel üretiminin teknolojik bir yansımasıdır.
Bu nedenle insan yapay zekâyla karşılaştığında bir yabancıyla değil, kendi zihinsel mirasının farklı biçimde yeniden düzenlenmiş bir versiyonuyla da karşılaşmaktadır.
Belki de korkunun paradoksu tam burada yatmaktadır.
İnsan, kendi bilgisini makinelerde biriktirdi. Kendi dilini onlara öğretti. Kendi yazılarını, sanatını, bilimini ve düşünme biçimlerini sayısallaştırdı. Ardından makineler bu birikimi kullanarak yeni çıktılar üretmeye başladığında insan şaşkınlığa ve kaygıya kapıldı.
Başka bir ifadeyle insan, kendi zekâsının dışsallaştırılmış biçiminin kendisine geri dönmesinden korkmaktadır.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Yapay zekânın gelişmesi insan iradesinden bağımsız bir doğa olayı değildir. Hangi sistemlerin geliştirileceğini, hangi verilerle eğitileceğini, nerelerde kullanılacağını, hangi yetkilerin verileceğini ve hangi sınırların çizileceğini insanlar belirlemektedir.
Bu nedenle asıl soru “Yapay zekâ insanlığı ne yapacak?” olmamalıdır.
Daha doğru soru şudur. “İnsanlık yapay zekâyla ne yapacak?”
Korkunun yönünü değiştiren soru budur.
Yapay zekâyı yalnızca gelecekte kontrolden çıkabilecek yabancı bir güç olarak görmek, insanın kendi sorumluluğunu görünmez hâle getirebilir. Oysa yapay zekânın toplum üzerindeki etkisini belirleyecek olan yalnızca modellerin teknik kapasitesi değildir. İnsanların aldığı kararlar, kurduğu kurumlar, oluşturduğu etik ilkeler, hukuk düzeni ve teknolojiyi hangi amaçlarla kullandığı da belirleyicidir.
Bu nedenle yapay zekâ korkusunun merkezine makineyi değil, insanı yerleştirmek gerekir.
Belki de bugün sormamız gereken en temel soru “Yapay zekâ bizden daha güçlü olacak mı?” değildir.
Daha temel soru şudur.
“Biz, kendi yarattığımız güç kadar sorumlu olabilecek miyiz?”
Çünkü insanlık tarihinin bize öğrettiği bir şey varsa, o da şudur: İnsan çoğu zaman yarattığı şeyden değil, yarattığı şeyin ortaya çıkarabileceği kendi gücünden korkar.
Ve yapay zekâ çağında insanın karşısındaki en büyük bilinmezlik belki de yapay zekânın neye dönüşeceği değil, insanın onun karşısında neye dönüşeceğidir.