Son yıllarda okuduğun en çarpıcı romanlardan biri. Katalan yazarı Marcé Roderado’nun lirik anlatımıyla İspanya İç Savaşı süreci ve sonrasının romanı. Doğrudan savaş sahnelerine girmiyor yazar, arka planda işliyor dokusunu.
Kitabın sonunda yazarın üstüne basa basa açıkladığı gibi İspanya iç savaşı sırasında geçen bir aşk öyküsünü temel alıyor görünse de arka planda inceden inceye işlenen özgür İspanya için savaşan milislerin var olma ve direniş mücadelesini ve Franko faşizminin yengisiyle başlayan karanlık dönemi, yenilgi sonrası duvar diplerinde, meydanlarda kurşuna dizilmeleri ve geride kalanların yaşadığı inanılmaz açlığı anlatıyor roman.
Aşağıdaki alıntıda verildiği gibi de açlık hemen her dönemde direnişlerin ve grevlerin değişmez parçasıdır. Son aylarda hak arayan madencilerin Ankara’da aileleriyle birlikte çektikleri sıkıntılar unutulur gibi değil.
12 Eylül açık faşizm ortamında ülkede devrimcilerin ayakta kalma mücadelesinin bir benzerini İspanya devrimcileri 1930’larda yaşadı. Cuntacılar devrimcileri yakaladıkları yerde ya infaz etti ya da işkence tezgâhlarından geçirdi. Sol genel olarak cuntaya direnmedi. Fark İspanyol direnişçilerin Franko faşizmine teslim olmayıp direnmeleridir.
Kurgu ilerledikçe bir annenin ve iki çocuğunun günler süren açlık, sürüklendiği umutsuzluk sonucu kendisine ve çocuklarına içirmek, her üçünün de yaşamına son vermek üzere tuz ruhu bulma çabaları sergileniyor. Çoğu öykülerin sonu mutlu biter, bu roman da mutlu sonla bitmekle beraber okuyucuyu derin bir hüzne sokuyor. Milis kocanın eve dönmeyişi ve kısa bir süre sonra bir milis arkadaşıyla birlikte meydanda kurşuna diziliş haberi aşık eşini boşluğa düşürüyor. Çaldığı kapılarda iş bulamayışı, dilenmeyi onuruna yediremeyişi... Hayatta kalma çabaları faşist baskının dozunu imgeye boğmayıp çarpıcı gerçeklikle veriyor.
II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Alman ordusunun kuşattığı fakat Stalin ve General Kış’ın direnişini kıramadığı 872 gün süren kuşatma altındaki Leningrad’da (bugünkü St Petersburg) yaşanan korkunç açlığın getirdiği umarsızlık ortamında ayakta kalanların ölen insanların etini yiyerek canlı kalabildiği öyküleri okuduktan sonra İspanya İç Savaşında yaşanan açlık insanlık tarihine geçen en büyük dramlardan biridir. Parçalanan aileler, sorgusuz infazlar ve geleceği belirsiz insan öyküleri… Kısa kısa değinmelerin arka planında yatan Franko karanlığı… 36 yıl süren faşist diktatörlük…
Benzer bir açlığa Émile Zola'nın en iyi eseri ve Fransız edebiyatının en iyi romanlarından biri olarak gösterilen Germinal’de rastlarız. Roman, 1860'larda kuzey Fransa'da, uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin şiddetli ve gerçek grev öyküsünü konu alır. Grevci emekçiler ve ailelerinin inanılmaz açlığı anlatılmaktadır.
Günümüzde Siyonistlerin Gazze’de yaptığı soykırım dramı dünyanın büyük kentlerinde milyonların protesto eylemleri yapılırken gözlerimizin önünde yaşanıyor. AB’li emperyalistlerin halkları protesto eylemleri düzenlerken iktidarların soykırımı durdurma konusunda ağırdan almaları, hatta İsrail’le ticareti sürdürmeleri ibretliktir.
Bosna’da Sırp faşistlerin işlediği insanlık suçunu aratmıyor. Hollanda’lı BM askerlerinin Sırp vahşetine göz yummaları da unutulmamalıdır. Sömürgeci atalarından daha farklı bir yaklaşım sergilemediler.
İnsanoğlu sömürücü, çarpık, hegemonyacı, emek ve insanlık karşıtı kapitalist-emperyalist düzenden kurtulmadıkça bu dramlar son bulmayacaktır. Güçlünün örgütsüz, dağınık yığınları sömürmesi, en ufak direnişi başladığı yerde bitirmesi son bulmayacaktır.
Örgütlü hak arayışının ve kararlı karşı çıkışın tek çözüm olduğunu bilmeliyiz.
